Kuş Cinsiyle Uçar

Zeynep Kaplan
Kuş Cinsiyle Uçar

Geçtiğimiz yıl Kasım ayının son günlerinde, Baltamızın sapından gelen telefonla mübalağadan kat’iyen hoşlanmayan müstakbel ekip arkadaşlarımızla ilk defa Hasbihâl Kafe’de tanışmıştık. Münasebetimizin filizlenmeye başladığı an ayağa kalkarak işaret parmağını sallamaya başlayan Metehan, hepimizi tehdit edercesine bir şiir seslendirmeye başladı. İrkilmiştim ve yanımda her ânımızı özçekimleriyle ölümsüzleştirmeye çalışan Fatma oturuyor, çağımızı sohbetimizin tam ortasına çağırıyordu. Ekibimizin Malatyalısından korktuğum için kendisinden bahsetmek istemiyorum. Zaten Malatyaspor, Trabzonspor maçı vardı, yeteri kadar gergindik. İlklerin kutsaliyetine inanan ben, bu vesileyle sitemizin ilk röportajını birbirinden bu kadar farklı olan bizleri bir araya getiren Hasbihâl’ın sahibiyle gerçekleştirmek istedim. O da sağ olsun kırmadı bizleri, sevindi bile. Çok geçmeden Harun Bora Tunç, Muhammed Hazım Bilgin ve ben kafenin en soğuk yerinde, önümüzde çaylar, başımızın üstünde ısıtıcıyla koyu bir sohbete koyulduk. Umarım beğenirsiniz, buyurunuz.

Zeynep Kaplan: Merhaba abi, nasılsın?

Kubilay Yalçınkök: Sağ ol bacım, sen nasılsın?

Z.K.: Teşekkür ederim abi, ben de iyiyim. Biraz kendinden bahseder misin desem?

K.Y.: 1986, Sivas doğumluyum. 24 yaşıma kadar Sivas’ta yaşadım. Hem okudum, hem çalıştım; kendi paramı kazandım. On sene kadar futbolla ilgilendim. Daha sonra nasıl kısa zamanda iş sahibi olurum düşüncesiyle üniversite sınavına girdim ve Süleyman Demirel Üniversitesi Harita Kadastro Bölümüne yerleştim. Öğrencilik zamanlarımda maddi sıkıntılarımdan dolayı, mecburen esnaf oldum. Her şerde bir hayır var, derler. Ufak tefek iş deneyimlerinden faydalanarak başka insanlara nasıl faydam olur düşüncesindeydim. Bir yerin işletmesini dolaylı olarak kiralayıp ticarete atıldım. Baktım kazanıyorum, gurbette kalmaya karar verdim.

Z.K.: Kendi paramı kendim kazandım, dedin. İlki neydi peki?

K.Y.: Çocukken mahallede arkadaşlarımla çekirdek satardık; on, on iki yaşlarında. Onun da yarısını satar, yarısını yerdim. Yemediğim, içmediğim şeyi satmam.

Z.K.: Sonuç olarak istediklerinin peşinden gitmişsin, daha genelleştirecek olursak, insan neyin peşinden gitmeli?

K.Y.: Anadolu’da etliye sütlüye pek karışma, derler. Sen diğerlerinin görmediğini görüp yeni bir işe atılmak istersin, ailenle bu düşünceni paylaşırsın ama genel olarak aldığın cevap aynıdır. “Ne yapacaksın, git sigortalı bir iş bul, çalış.” Bence insanlar bu tür ezbere dayanan yargılara kulak asmamalı, kendine güvendiği takdirde risk almalı ve hayâllerinin peşinden gitmeli. Ben Isparta’da kalıp ticarete atılma kararımı babamla paylaştığım zaman, okulunu bitir dön, ne yapacaksın ticarete atılıp, demişti. Babamı dinlemedim ve kalmayı seçtim. Bugün geldiğim nokta o zaman verdiğim kararın sayesindedir. Şimdi babam da bu durumdan memnun zaten.

Harun Bora Tunç: Ticarete mecburiyetten atıldım, dedin. Okuduğun bölümle şu an yaptığın iş farklı. Keşke dediğin olmuyor mu?

K.Y.: Okuduğum mesleği icra etsem evlenip üç veya iki kişiye faydalı olurdum ama şu an ticaretle ilgileniyorum ve nargile salonum var. Alanım dışında Afyon’da bir dil okuluna ortak oldum. Doğrudan on beş, yirmi insanın ekmeğinde az ya da çok katkım var. Bugün bu noktada olmaktan fazlasıyla memnunum.

Muhammed Hazım Bilgin: Ne yapmayı düşünüyorsun bundan sonra?

K.Y.: Dört arkadaş dil okulu işine girdik. Orada işlerin nasıl ilerlediği konusunda deneyim kazanıp farklı illere taşımayı düşünüyorum. Hatta işi aldığımda kuzenim arayıp, “Kantinini mi aldınız” diye sormuştu. Bana yakıştıramadı okula ortak olmayı. Daha önce Isparta’da bir kantine ortak olmuştum çünkü. Yarın ne olacağını bilemeyiz ama bir şekilde yürüyeceğiz.

Z.K.: Kuzenim yakıştıramadı, dedin. Buna tepkin ne oldu?

K.Y.: Ben onların şaşırmasına şaşırmadım zaten. Çünkü buraya geldiğim zaman üç kredi kartım vardı ve hepsi haciz durumundaydı. Dolayısıyla o günlerden bu günlere gelmeme şaşırmış olabilirler. Bazen ben de şaşırıyorum.

Z.K.: Bu güzeldi. (gülüşmeler) Neden Hasbihâl abi?

K.Y.: Öğrencinin yoğun olduğu bir şehir Isparta ve öğrencilerin kafe formatında lüks mekânlardan ziyade, oturup çay kahve içip sohbet edebileceği, çay ocağı tarzında bir yer açmak istedik. Müşteri yoğunluğumuz; genellikle erkektir ama yeni yeni hanım arkadaşlar da misafirimiz olmaya başladı. Hasbihâl’de sohbet, muhabbet etmenin anlamı var, insanların muhabbet edebileceği sade bir yer açmak istedik. Başarılı da olduk zannediyorum.

Z.K.: Hasbihâl’i açtığın zaman öğrenciler tarafından bu kadar sevileceğini düşünüyor muydun?

K.Y.: Zaten çok büyük bir işletme değiliz, on iki masamız var. Ticarî kaygı taşımadan, hizmet sunmaya gayret ediyoruz. Kimsenin parası yok diye küs ayrılmasına müsaade etmiyoruz. Ben de öğrenciydim ve her konuda idare etmeye çalışıyorum gelen arkadaşları. Samimiyetimizden dolayı onlar bize, biz de onlara alıştık diyebilirim. Rahat ediyorlar burada, kasılmıyorlar, sunum açısından diğer kafeler gibi önüne neskafesi gelip sütü ayrı servis etmiyoruz ya da masaya siparişi geldiği zaman bu kaşıkla mı yeniliyor, içiliyor diye düşünmüyor. Sıcak ve samimi bir ortam sağlamaya çalışıyoruz, gelen misafirlerimiz için. Bu da tercih edilmemize etki ediyor.

Z.K.: Sende insan sarraflığı da var abi. İnsan, insanı nasıl bilir?

K.Y.: İnsanları ellerindeki imkânlara göre değerlendirmek lazım ama amacı, idealleri kadar vardır insan. Amacı yoksa sadece bilinmezliğe sürüklenir. Amacını bilmeli, çünkü niyetinden bilinir insan.

M.H.B.: Sen bir de Sivas’tan geldin buraya. Sivas’la burası arasındaki farklar neler?

K.Y.: Sabah kahvaltısı bile farklı. Oturup aileyle kahvaltı yapmakla tek başına yemek arasında çok fark var. Gurbet harbiden gurbet ama bu saatten sonra Türkiye’nin her yeri benim için Isparta’dır. Gurbet anlamında baktığımız zaman diğer tüm şehirler aynı kefede. Anadolu’da yetiştiğimiz için cana yakın insanlarız ve insanlarla muhabbet kurmamız daha kolay. Başka bir şehre gitsem oraya da kolayca uyum sağlayabileceğimi düşünüyorum. Kuş cinsiyle uçar, diye bir deyim vardır. Gittiğimiz her yerde kendimiz gibi insanlar buluyoruz bir şekilde.

H.B.T.: O zaman son olarak ben soracağım. Dergimizi alacak mısın?

K.Y.: Tabi ki alacağım.

Z.K.: Okuyacak mısın?

K.Y.: Hayır.

Kubilay Abinin bu cevabından sonra ortamıza çöken sessizlik bizi sağır etmeden ısıtıcıyı kapattık ve önümüzdeki çay bardaklarını toplayıp usulca yukarı çıktık. Ses kaydını kontrol etmek için telefonuma baktıktan sonra eksiğimizin olmadığını anladım. Her şeyimiz tam olduğuna göre artık olaysız dağılabilirdik. Hasbihâl’den ayrıldım ve soğuk havada durağa doğru yürürken, o gün başka yerde toplansaydık, bu röportajı başka biriyle yapabilir miydik, diye düşündüm. Aklıma haftalar öncesinden şâhit olduğum bir hâdise geldi. Yine kafede toplanmıştık, Kubilay Abi dergimizin ilk sayısına bakıp, bu baltanın sapı kim, diye sormuş, hepimiz birden Harun Hoca’ya bakmıştık. O zaman çaylarınız benden, diyerek masamıza oturmuştu. Belki yazmıyordu, okumuyordu ama en az biz kadar ekiptendi. O sebeple sitemizin ilk röportajını yapmak için varlığını yanımızdan eksik etmeyen Kubilay Yalçınkök’ü tercih ettim. İşte Balta Dergi bunun için vardı.

Belki bunları bile okumayacaksın ama teşekkür ederim Kubilay Abi. Aksilik olmazsa akşam yine sendeyiz.

Bu içeriğe emoji ile tepki ver
0 kullanıcı tepki verdi
Bunlar da ilginizi çekebilir
Benzer yazıları okuyabilirsiniz.
2 Yorum
Yorumları okuyabilir ve cevaplayabilirsiniz.
Kubilay
7 ay önce

Tabularımı yıkmak için okudum ama pişmanım☺️

    Soner
    7 ay önce

    Balta, etkisini göstermeye başladı. Tabuları yıkıyoruz. 🙂

Yorum Yazın
E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlendi.