Kasım 29, 2018 Soner ATAİBİŞ

İnsanlık Ayazı

Soner ATAİBİŞ
Soner ATAİBİŞ

Bir şeyin, tabu olması için anlaşılmaması şarttır.

    Soğuk bir kış akşamı iki arkadaş, tir tir titreyen soğuk havaya bağdaş kurmuş, yoksulluk ve yoksunluklarına sessiz çığlıklar atıyor, sığındıkları battaniyelerin içinden, kendi hallerine bakmaksızın insanın ve toplumun halinden konuşuyorlardı. ‘’Sana mı kaldı, kendi işini yürütmeye bak,’’ türünden sözde nasihatlere aldırmadan toplumcu sevdalara yelken açıyor, dağı dağa, insanı insana kavuşturan büyük ideallerin hayâliyle ısınıyorlardı. Ne vakit insan ve toplum meselelerinden bahis açılsa, kemiklerini sızlatan ayazı duymuyor, bütün yoksunluklarına rağmen Zümrüd-ü Anka misali mekândan ve zamandan sıyrılıp aydınlık düşlerin başkahramanları oluveriyorlardı. Oysa henüz iki saat önce saray yemeği misali mideye indirdikleri, yağsız ve tuzsuz un çorbasıydı.

    Bir müddet sonra dışarı çıkıp kemiklerini sızlatan havayı içlerine hapsetmek, göğüs kafeslerine oturmuş sıkıntıyı dağıtmak istediler. Çıktıklarında evlerinin sokaktan çok daha soğuk olduğunu fark ederek hâli perişanlarına göz ile dudak arasında bir katre tebessüm resmettiler. Başları öne bükük, kaldırım taşlarının çizgilerine basmadan adım adım Spil Dağı’nın yeşilden karaya çalan bakışları altında dolaşıyorlardı. Adımlarına, insanlık üstüne çöreklenmiş kara kara bulutlar ve ışığın karanlığa hasret kaldığı görkemli çağların hayâli eşlik ediyordu. Ulupark’tan, her bir taşında, her bir mermerinde görkemli çağların dokusunu taşıyan Hatuniye Camiine doğru yol alırken, içlerindeki sıkıntıdan utanacakları, vicdanlarını lime lime edecek, hallerine şükretmekten bile ar edecekleri bir garip insan manzarasıyla karşılaştılar. Ayazın insan etini parçaladığı bu soğuk kış akşamında, ayazdan çatlamış çıplak ayakları, dizlerine kadar yırtık yamalı pantolonu, sadece birkaç düğmesi sağlam ve her yerini açıkta bırakan köyneğiyle Tanrı’nın akıllı kullarına emâneti bir garip insan.

    Anlayamadıkları bir şeyler vardı garibin dilinde. Kulakların değil, kalplerin duyması gereken şeyler. Ceplerinde, garibin avucuna servet bırakıyormuşçasına salıverecekleri ve bu vesileyle insani vazifelerini yerine getirmiş olmanın rahatlığıyla çekip gitmelerini sağlayacak, hiç değilse bir elli kuruş olmalıydı. Gel gör ki yoktu; kısık ve mahcup bir sesle, ‘’Allah yardım eylesin,’’ diye fısıldayarak garibin yanından garip bir edayla geçip, devam ettiler yollarına. İnsan, bir garip gördüğünde neden aklına hep para gelirdi ki… Gariplerin de konuşmaya, içini dökmeye, hal hatır sormaya, hiç değilse bir selama ihtiyacı olamaz mıydı?

    Bu duygular içinde birkaç adım ilerledikten sonra anlaşmış gibi, aynı anda dönüp geri baktılar. Yorgun küçük adımlarla arkalarından geliyor ve bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Henüz dil açmamış bir bebek misali yalvaran, çaresiz bir çehreyle yaklaşıp anlamaya çalıştılar. Ne fayda hiç bir şey anlayamıyorlardı ve yapacakları da pek bir şey olmadığını düşünerek -aynı çaresizlikle- yollarına devam etmeye karar verdiler. Adımları, geri geri gidiyordu ve garibin ne söylediği anlaşılmayan sesi peşlerinden geliyordu. Bu dayanılmaz çaresizliğe son vermek için olsa gerek Çakır, “Tamam, sen orda dur. Biz geleceğiz birazdan,” dedi ve garibim, ilahi bir emir almışçasına çakılı kaldı kaldırımda, gözlerindeki yalvaran ifadenin çukuruna güveni ekleyerek.

    İki arkadaş, yüksek binaların, lüks arabaların ve yaldızlı vitrinlerin önünden, yoksunluklarına bir garibin yoksunluğunu yükleyerek, akıllarından yüreklerine od gibi düşen, ‘’Komşusu açken tok yatan bizden değildir’’ çağrısından mülhem, bütün insanlar adına ar ederek, iki büklüm yürümeye devam ediyorlardı. Suskunluk, o an için kaynağı çaresizlik, Tanrısı çare olan bir yüce yakarış, insanlığın dertleriyle hemhal olduğunu düşünürken, insanlığından utanır olmanın eziciliği, ruhlarını başka bir yerde bırakmış olan iki arkadaşın helak olmuş, taşa dönüşmüş varlıklarıydı. Artık ayazı duymuyor, hatta soğuk soğuk terliyorlardı, içlerinde bir yerde kavurucu bir duyguyla âvâre âvâre gezindiler epeyi. Suskunluğu, Alper’in, “Orada öylece durup bizi bekliyor mudur?’’ sorusu bozdu. Çakır, bir müddet gözleri yere mıhlanmış olarak daldı, sonra, “Gidip bakmadan içimiz rahat etmeyecek,” diye mırıldandığında beraberce garibi bıraktıkları sokağa yöneldiler. Hızlı adımlarla yine sessizliğe bürünerek sokağa vardıklarında “bekle” dedikleri yerde iki büklüm yatmış gördüler garibi. İnsanlar gelip geçiyordu; kimileri göz ucuyla acıyan bir bakış atarak, kimiler ise varlığını dahi fark etmeden… Alper, “İnsana, insanlık verilmiş midir,” diye mırıldandı. Çakır, “Verilmişse bile sonradan verilmiştir,” diye cevapladı. Zira kötülük, vakit kaybetmeden olurken iyilik hep gecikmekteydi. Oysa hepimiz ne kadar da iyi insanlardık değil mi? Hepimize, bir zamanlar ‘’sadaka verilecek yoksulun bulunmadığı’’ hikâyeler anlatılmış, ‘’açların doyurulması, çıplakların giydirilmesi’’ öğütlenmişti. Peki, bu duyarsızlık neydi böyle? İnsan duyduğu, gördüğü ve bildiği halde doğrunun aksine nasıl yaşayabiliyordu?

    Yapacak bir şeyler olmalıydı. Bir kez daha bırakıp öylece gidemezlerdi. Zaten neden bırakıp gitmişlerdi ki; daha ilk gördüklerinde bir şeyler yapmaları gerekirdi. Önce polisi aramak geldi akıllarına. Öyle ya, polis demek, huzur ve güvenlik demekti. Lakin aldıkları cevaptan anlaşılan, polisin görevi, sadece insanı insandan korumak, huzuru bozan olaylara müdahale etmekti. Peki, bu garibi, soğuktan, açlıktan ve bütün yoksunluklardan kim koruyacak; kim huzura kavuşturacaktı, Azrail mi?

    Vakit, gece yarısına vardığından valilik ve belediyeden de bir şey çıkmaz diyerek, zabıtayı aradılar. Zabıta memuru, önce, alışılmış bir durum hissiyatı ile ilgisiz davrandı; başından savma gayretindeydi. İki arkadaş, hiç değilse garibi, sıcak bir yere götürmelerini ve karnını doyurmalarını, biraz kırgın, biraz da kızgın bir dille ifade ettiler. Zabıta memuru, biraz daha umursamaz davranmaya devam etse, kendilerine, insanlara, ayaza ve açlığa olan bütün öfkelerini ondan çıkaracaklardı. Neyse ki, bir ekip gönderileceği söylendi ve çok geçmeden bir ekip geldi. Garibim, yarı çıplak ve iki büklüm uzandığı kaldırımdan iki arkadaşın gayretleriyle kaldırılıp araca bindirildi. Tam bu sırada oradan gelip geçen insanların, insanlıklarının kabarası tutmuş, meraklı ve ekşimsi ifadelerle durup ilgilenmeye başlamışlardı.

    Garibi alıp giden zabıta aracı gözlerden kaybolunca, soğuk evlerinin yolunu tutan iki arkadaş, başları önde, elleri ceplerinde suskunluğa gömülerek eve vardıklarında, zabıtanın ne yapacağından şüpheye düşmüşlerdi. Etraflarına bakındılar; belki yakacak odun kömür yoktu, ama ev vardı, yatak ve yorgan da vardı. Hayıflandılar; neden garibi evlerine getirmemişlerdi ki. Bu kahreden pişmanlıkla tekrar kanaat ettiler; “İnsana insanlık verilmişse de sonradan verilmişti.”

    Etiketler: , , ,
    SEVDİKLERİNLE PAYLAŞ
    YORUMLAR

    Bu yazıya 5 yorum yazılmış.
      Karfaşın dedi ki:

      İçim burkuldu ne güzel ifade etmiş kardeşim garibi garibanlığı

      Yns dedi ki:

      İbretlik.. gerçekten başarılı, tebrik ediyorum.

      Emin Demir dedi ki:

      Yüreğin var,kalemin daim olsun reis insanlığın dramını çok güzel anlatmışsın.
      Öykülerinin devamını mutlaka bekliyoruz.

      Mesut dedi ki:

      İnsana insanlık verilmiş midir? İnsana insanlık verilmişse de sonradan verilmiştir.. Mükemmel bir tespit kalemine gönlüne sağlık reis

      Soner ATAİBİŞ dedi ki:

      İnsaniyet adına aynı duyguları paylaştığınız ve kıymetli yorumlarınız için çok teşekkür ederim. Varolun.

    Bir cevap yazın

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

    BENZER İÇERİKLER