Ocak 8, 2019 Havva Akel

Herhangi Birinin Hikâyesi

    Bütün harfler senin için mi yaratılmıştı? Bütün kelimeler seni anlatmak için mi bir araya gelmişti? Sen cümlelerde anlatılmak istenen miydin? Şiirler hep sana mı yazılmıştı? Şarkılar hep sana söylemek için miydi? Kuşların cıvıltılarını da mı sen üzerine alınmalıydın söyle? Sen ne söylersen ben ona inanacaktım.

    Kalbimde sana öylesine büyük bir inanç vardı ki aşk, nefret ya da her ne duygu olursa olsun bu onlardan daha üstün ve daha kutsaldı. Hâl böyle olunca duygularım daha da hassaslaştı . Sonra ben senin yanındayken bile seninle değil içimdeki sorularla muhatap olmaya başladım. Ama karşılaştığım her cevaba karşı keza duymak istemediğim gerçek cevaplara inat, ben sana inanacaktım. Bu devingen hayatta sen değişimden yana olandın. Yeniliğe açık olup tutucu tarafımdan kurtulmamı isterdin. Senin doğruların vardı ve ben onlara sorgusuz sualsiz inandım. Olaylar değişti, durumlar aynı kaldı. Ben değiştim, sen aynı kaldın. Öğrendim ki her doğru gerçek değil, her yanlışın yalan olmadığı gibi. Önce sözlerim bitti, sonra güvenim yitti. Ama ben yine sen ne desen inanacaktım. Umudumu korumak zorunda kaldıysam da en kötü ihtimalde, bu duygular var oldukça bende eninde sonunda ben hep sana inanacaktım. Gayrı ne kaldıysa benden geriye ben bu noksan hâlimle bile sana inanacaktım.

    Uçurum kenarında olmak gibiydi senle yaşamak. Elini sonsuzluğa açıp rüzgârı hissetmek, kendini boşluğa düşünmeden bırakmak, özgürlüğü tadıp bulanık sulara hapsolmak…

    Kalemini bıraktı, sessizce, loş ışığının bohem hava yarattığı dağınık masasının üstüne. Bir anlık boşluk… Aslında içindekileri yazmanın verdiği rahatlık… Elini çenesine götürdü, biraz daha düşündü. Aniden gözlerini masadaki kâğıttan uzaklaştırıp ileride duran nesneye dikti. Hafif bir tebessüm belirdi yüzünde ve iki duygu yerleşti gözlerine: Hüzün ve mutluluk. Havsalası bir arayış içinde -yaşanacak ve yaşatacak muhtemel şeyler- gözlerini hafifçe kapattı hayallere. Biraz sonra aniden açıldı gözleri. Dilinden sitemkâr bir cümle çıkıverdi “Ihh! Beni sana mahkûm eden kadere…”Çenesindeki elleri yüzünü sıvayıp saçlarının arasına karıştı. Şimdi masaya iyice yaslandı. Göz bebekleri titrek titrek… Ayağa kalkıp o nesneye ulaşmak onu yok etmek istiyordu fakat yapamazdı, bunu o da çok iyi biliyordu. Bir kez daha lanet etti kendine acizliğine. Tekrar masada duran kâğıda yöneldi bakışları. Aylardır içinde sakladığı hayal kırıklıklarının tek şâhidi olan gözlerinden -artık durgunlaştığına inandığı fırtınalı dalgalar yerini sığ suların sakinliğine bırakmış gibi- sessizce yaşlar akmaya başladı. Hıçkırarak ağlamak boşaydı ve o bunu sonsuz kere deneyimlemişti.

    Sahi saat kaç olmuştu? Gerçi bu onun çok mu umurundaydı? Ona kalsa sabahlar hiç olmasa, bahar hiç gelmese, umutlar hiç yeşermeseydi. Şimdi geceler en iyi dostu; kışlar en güzel sığınağıydı, bir battaniyenin altında. Masadan da kalktı gözyaşları yanağında kuruduktan sonra. Yatağına doğru gitti sendeleyerek. Kalkarken bıraktığı gibi dağınık duran battaniyenin içine -düzeltmeye bile ihtiyaç duymadan- kıvrılıverdi. İşte o an yine gözlerinin önüne geldi, yatağın sağındaki komodinde duran o nesne. Elini bir an uzattı ama ona dokunmaktan korkuyordu. Elini de sakladı sığınağına.

    Elleri de korkar olmuştu. Oysaki hep o, ilk uzatandı ellerini onun ellerine. El ele tutuşmak o kadar hoşuna giderdi ki saklayamazdı mutluluğunu. Gözlerine bakardı onun uzun uzun. Gözlerine bakarak yaşamak ne güzel şeydi. Dünyayı onun gözlerinde keşfetmek. En özeli de gözlerinde kendini görmek. Onun yurdu olmalıydı o gözler. Güneş bile onda doğmalı dünyanın merkezi o gözler olmalıydı. İşte o da bu gözlere kandı. Onun gözlerinde doğrular gerçeklerle çelişti, yalanlar yanlışlara karıştı.

    Ve bir gün uykusundan uyandı. Bu hikâyede bir terslik vardı. Artık o da idrak ediyordu her masalın mutlu bitmeyeceğini. Kalktı yerinden masasına oturdu. İstemeye istemeye yazmaya başladı çünkü doğru olan buydu ve artık gerçeklerle yüzleşmek gerekiyordu. Bu ona gönderdiği ilk ve son mektuptu:

    “Her şey bir umutla başlarmış benim umudum da sendin. Seninle yaşamaya başladım hayatı. Sen iyi bir öğreticiydin ve sayende bir şey daha öğrendim hani senin bir zamanlar anlattığın yarım kalan bir hikâyeden:

    Bir yavru yumurtadan çıktığında gördüğü ilk tavuğu annesi sanmış. Annesi sandığı da civciv bilmiş yavruyu. Onu büyütüp beslemek hayatı öğretmek kısaca türüne özgü ne varsa ona aktarmak istemiş. Tavuk iyi bir öğretici olduğunu o kadar iyi biliyormuş ki o yavrunun bir şeyleri eksik ya da yanlış yapmasına tahammül edemiyormuş. Yavrusunu da çok sevdiği için bu sefer üzerine daha çok titriyor doğru bildiğini öğretmek için daha da zorluyormuş. Bu hengâme içinde zaman o kadar hızlı akıyormuş ki yavrunun artık büyüdüğünü aslında bir tavuk değil de kuş olduğunu zamanında uçmasa artık hiç uçamayacağını fark edememiş.

    Sonra durup bana bakmıştın, “Sence nasıl bitmeli bu hikâye?” demiştin. Bense anın büyüsüne kapılmış güya benden duymak istediğin cevap buymuş gibi “Bırak nasıl istiyorlarsa nasıl mutlularsa öyle yaşasınlar.” demiştim. İşte bu sabah o hikâyenin devamını rüyamda gördüm.

    Aslında tavuğun bir kaç tane daha yavrusu varmış ama tavuk civciv sandığı kuş yavrusuyla o kadar meşgulmüş ki diğer civcivler bir öğle vakti anneden habersiz dışarı çıkmışlar. Güneş onlara önce çok güzel gelmiş, uzun süre ona bakmışlar sonra gözleri kamaşmış bir gölge aramaya başlamışlar ama etrafta gölgelenecek yer yokmuş. “Keşke annemizin kanatları altında olsaydık.” demişler. İşte o an gölge belirmiş, “Annemiz geldi.” diye sevinmişler. İçlerinden birisi kafasını kaldırmış ve bir karga o yavruyu alıp kaçmış. Tavuk bunu gördüğünde peşlerinden koşmuş ama mesafe o kadar açılmış ki yavruyu alan karga gözden kaybolmuş. Tüm bunları gören kuş yavrusu aslında daha önceden fark edemediği gerçekle yüz yüze gelmiş. Annesi bildiği tavuğa değil kardeşi sandığı civcivi götüren kuşa daha çok benziyormuş. “Ya tavukta bunu fark ederse!” diye çok korkmuş ama yine de tavuktan ayrılmak zor gelmiş. Bir tavuk gibi yaşamaya karar vermiş. O an bir fikir gelmiş aklına, “En azından uçmayı öğrensem bir daha böyle bir olay yaşanmasına engel olurum.” demiş. Bir iki uçma denemesi yapmış olmasına rağmen yeterince havada kalamıyormuş.  Bir zaman sonra uçmaya başlamış ki bunu gören tavuk, “Sen tavuksun, uçamazsın in aşağıya.” demiş. Hep tavuğa inanmak isteyen kuş yere konmaya hazırlanırken bir sapanla vurulmuş.

    Sen baştan beri yavrunun kuş olduğunu biliyor muydun? Senin hikâyen de mi böyle bitiyordu? Sen cevap vermektense “Ne uzun bir rüyaydı.” diyeceksin. Biliyorum. Uzun bir rüyaydı ve artık bitti.

    Gün ışığının gözüne girmesiyle uyandı. Güneşin kamaştırdığı gözleriyle zar zor ayağa kalktı, pencere doğru yürüdü. Sol elini gözlerine siper etti ama yine de engel olamadı ışık huzmesinin gözlerine ulaşmasına. Güneş doğuyordu, yeni bir umut doğuyordu. Gözleri donuklaştı. Hayran kaldı, bir zamanlar başkasının gözlerinde gördüğü güneşe ve birden çekiverdi sağ eliyle siyah perdeyi. Artık yine karanlıktı yine gece ve baş başa kalmıştı yatağının sağındaki çerçeveyle. İlk fotoğraflarının yer aldığı son hediyeyle.

    Etiketler: , , ,
    SEVDİKLERİNLE PAYLAŞ
    YORUMLAR

    Bu yazıya 7 yorum yazılmış.
      Raziye dedi ki:

      Bir solukta, gözlerin doluşuna aldırmadan okunası ve bir o kadar da bitmesini hiç istemeyeceğiniz bir hikâye..

      Raziye Mert dedi ki:

      Bir solukta,gözlerinizin doluşuna aldırış etmeden ve bir o kadar da bitmesini istemeyerek okuyacağınız muazzam bir öykü.

      Havva Akel dedi ki:

      Hayal kurmaya devam ettikçe hikayeler hiç bitmez. Sonsuz teşekkürler…

      Mehmet Akkuş dedi ki:

      Öğrendim ki her doğru gerçek değil, her yanlışın yalan olmadığı gibi. Önce sözlerim bitti, sonra güvenim yitti. Ama ben yine sen ne desen inanacaktim.

      sehma dedi ki:

      cok guzel bir oyku

      zehra dedi ki:

      havvacim devam etmelisin bence cok gzl tebrik ederim seni

      Sevgi dedi ki:

      Çok güzel öykü devam etmelisin Havvacım

    Bir cevap yazın

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

    BENZER İÇERİKLER