Gölge

Gölge

Kendini bildi bileli bir tarafı hep eksik, hep yarımdı. Bu sebepten her gülüşü buruk, hüznü katmerli, her umudu biraz umutsuzluktu. Kalabalıklar içinde hareketli, samimi ve sevgi dolu güçlü bir karakter sergiliyor, kendiyle baş başa kaldığında eksik yanına çekilip, bir serçe kadar ürkekleşiyordu. Hayatındaki eksikliğin bilinmesini ve acıyan bakışlar altında yaşamayı istemiyordu. Hem bilmeleri neyi değiştirecekti ki?

Arkadaşlarını yemeğe, çaya davet etmek istese de yapamıyordu. Eve gelirlerse eksik yanını, zayıf tarafını mutlaka fark ederlerdi. Ne kunduralıkta bir erkek ayakkabısı, ne duvarlarda bir erkek fotoğrafı vardı. -çekinirken gülümseme geleneğinden mülhem- iğreti tebessümleri ile solgun benizli bir anne ve bir genç kızdan başka kimse yoktu fotoğraflarda. Bunu fark ettiklerinde önce birbirlerine sorgulayan bakışlar atacak, sonra her biri kendi hayal gücü oranında hüzünlü hikâyeler uyduracaktı. Kimi aldatma ya da şiddetli geçimsizlik sonucu bir ayrılık olduğunu düşünecek, kimi acıklı bir ölüm kurgulayacaktı. Neticede hayatındaki boşluğu, gizlediği sancıyı, sakladığı gölgeyi göreceklerdi. Madem kimsenin yapabileceği bir şey yoktu, öyleyse bilmeleri de gerekmiyordu. Bir tek, sık gittiği barın orta yaşın üstünde efemine barmeni Günay’a açıyordu sırlarını. O, çocukluğundan beri evlerine gelip giden tek insandı. Erkeklerin bir garip baktığı, kadınların ise gerçekten kendisine yakın bulduğu biriydi. Erkeğin öküzündense böylesini daha makbul görüyorlardı. Yine de toplumun pek hoş karşıladığı söylenemezdi. Feray için annesinin çocukluk arkadaşı Günay hem sırdaşı, hem abisi, hem de babası gibiydi. Neylersin, baba olmayınca, gibisi oluyordu işte.

Aklında ve kalbinde bir gölge dolaşıyordu. Yeni değildi; kendini bildi bileli bununla yaşadı. Okula ilk başladığında bir elinden annesi tutarken, diğer eli bu gölgenin ellerini yokluyordu. Korktuğunda, sevindiğinde gözleri bu gölgeyi arıyordu. Bütün hayatı, bir gölgeyi sevmek ve özlemekle geçmişti ama buna bir son vermeliydi artık. Her yönüyle ortada olan bir acı, zamanla hafifleyebilir, kabuk bağlayabilirdi. Lâkin bu belirsizlik, sonu gelmeyen bir işkence hâlini almış, her an yeni bir yarayla kanatıp duruyordu. Sahnede gülen ve güldüren, sahne arkasında ise hüzne boğulan tiyatro sanatçıları gibiydi ve bu iki yüzlü perdeyi bir daha açmamak üzere kapatmak vakti gelmişti.

Bu düşünceler içerisinde bara vardı. Günay gülen bir yüzle, “Hoş geldin güzelim,” diyerek karşıladı ve içkisini koydu. Çocukluğundan beri her sırrını, derdini, sevincini bildiği Feray’ın hâlinde bu gün bir başkalık vardı; yüzünde belli belirsiz sorular, endişeler geziniyordu. Feray, birkaç kadehten sonra kararlı bir tavırla, “Bulacağım onu,” dedi. Günay telaşlandı; kimi kastettiğini anlamış, sormaya lüzum görmemişti. Bundan önce birçok defa olduğu gibi, karışık bir yığın cümle kurarak vazgeçirmeye çalıştı: “İsteseydi her nerede, kiminle ve ne durumda olursa olsun çıkar gelirmiş. Bir baba çocuğunu büyürken görmek, konuşup dertleşmek, her an yanında olmak istermiş. Gelmediğine göre, belki de…” Feray baygın gözlerini kaldırıp, “Ya gelemiyorsa belki de benim gitmemdir doğru olan,” diye çıkıştı. Günay iyiydi hoştu ama ne vakit baba konusu açılsa anlamsız bir telaşa kapılıyordu. Yine de onu kırmak istemiyordu; “Neyse, konuşuruz yine,” diyerek kalkıp gitmeye yeltendi ama yürüyecek hâli yoktu. Günay bir taksi çağırdı ve koluna girerek taksiye kadar götürdü, babacan bir edayla saçlarını ve yüzünü okşadı. Taksi giderken ağlayan gözlerle bir müddet arkasından baktı, vedalaşır gibiydi.

Feray eve vardığında yine bir gölgeye sarılıp öylece sızmıştı. Sabah olduğunda annesi onu okula diye uğurlamış ama o nüfus müdürlüğünün yolunu tutmuştu. Kararlıydı, artık belirsizlikler içerisinde yaşamaya devam edemezdi. Bulacaktı, ya ölüsünü ya dirisini… Nüfus kayıtlarında yaşıyor görünen, buna rağmen ne ikâmeti, ne bir telefon kaydı, ne de sigortası bulunamayan bir gölgeyi arıyordu.  Akşama kadar gezdiği resmi kurumların hiç birinde bir ipucuna erişemedi. Babası adına alınmış bir telefon numarası dahi yoktu. Sanki hiç var olmamıştı ya da hiç kaybolmamış…

Umudunu kaybetmiş, yorgun ve çaresiz adımlarla barın yolunu tutmuştu yine. İçinden yalvarırcasına Tanrı’ya sesleniyordu, “Tanrım, cennetini dilediğin kuluna ver ama ne olur tutunacak bir dal, gidilecek bir yol ver. Varlığım bir isyana dönüşmeden…” O anda telsiz sesiyle irkildi. Karakolun tam önünde duruyordu. Umut köklerine can suyu yürümüştü. Tereddüt etmeden karakola girdi ve biraz heyecanlı biraz da telaşlı sözlerle babasının kayıp olduğunu söyledi. Polisler, alıştıkları normal olaylardan biri sanarak, ne zamandan beri ulaşamadıklarını, evden ne zaman çıktığını, nereye gidebileceğini, ardı ardına sordular. Feray, “Yirmi iki senedir ulaşamıyorum,” dedikten sonra hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı ve olduğu yere dizleri üstüne çöktü. Polisler şaşırmıştı. Tutup kollarından kaldırdılar ve soğuk bir sandalye verdiler. Hikâyeyi boğuk sesiyle kesik kesik, kısaca anlattı. Merak içerisinde meseleyle ilgilenen polisler araştırmaya koyuldular. Çok geçmeden yakın zamanda yaptıkları bir GBT (Genel Bilgi Toplama) kaydında izine ulaştılar. Üstelik GBT yakınlarda bir yerde yapılmıştı. Bir anda ağlaması kesilen Feray, adresi görmek istedi. Tir tir titriyordu. Adresi görünce, “Burayı biliyorum! Hep gittiğim bar!” diye haykırdı. Şaşkındı ve korkuyordu. Tesadüf olamazdı. Apar topar çıkıp karakoldan bara doğru koşmaya başladı. Hemen Günay’ı bulup sormalıydı. Mutlaka bildiği bir şeyler vardı. Ne biliyordu ve neden saklamıştı?

Barda birkaç garsondan başka kimse yoktu. Yaklaşıp, Günay’ı sordu. Ortasında, “Anlaman ve affetmen arzusuyla…” sağ alt köşesinde ise, “Kızıma…” diye yazan bir zarf verdiler. Anlamıştı, gözyaşları içerisinde okuduğu mektup bedensel ve ruhsal durumundan ve bu durumu lanetli gören bir toplumdan bahsediyor, kızının yaşantısına zarar vermek istemeyen bir babanın dramını anlatıyordu. Baba kendince böyle bir çare bulmuştu. Hep yanında, yöresinde olacak lâkin kızının bundan haberi olmayacaktı. Mektup bir veda mektubuydu ve af dilekleriyle doluydu. Hiç ayrılmamış, aynı zamanda hiç kavuşmamışlardı.

Ve mektup, “Bir gün belki…” diye bitiyordu.

Bir gün belki.

Bu içeriğe emoji ile tepki ver
0 kullanıcı tepki verdi
Bunlar da ilginizi çekebilir
Benzer yazıları okuyabilirsiniz.
 
Bir Tutam Gök
  • AĞUSTOS 28, 2019
  • 97 görüntülenme
 
Conan’ın Düşünceleri
  • AĞUSTOS 27, 2019
  • 613 görüntülenme
0 Yorum
Yorumları okuyabilir ve cevaplayabilirsiniz.

Yorum Yazın
E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlendi.