Düşüş

Havva Akel
Düşüş

Ruhunu hiç kaybetmese aramızdaki şeyler, duygularımız değişmese, zaman bize karşı koymasa bu rüyadan hiç uyanmasak… Ve önceden bilseydim içimden geçirdiğim her şeyin bir yol aralığından sana ulaşacağını inan her sözümde seni fısıldardım.

Karlar içinde bir penguen gibi sağa sola yalpalanarak yavaşça yürüyordu. Üstelik beni fark etmemişti. Bir çocuğa seslenir gibi sakince, düşmekten bu kadar mı korkuyorsunuz dedim, durdu. Bir adımı havada kalmıştı, önce onu yere indirdi, sonra arkasına suçüstü yakalanan muzip bir çocuk gibi kaşları biraz kalkık gülümseyerek döndü. Başıyla selam verip, “Galiba, travma benimki. O kadar çok düştüm ki, kolum bile çatlamıştı bir keresinde. Temkinli davranıyorum artık.” Gülümseyerek yanına vardım, “Anladım. Biraz da bana öğretir misiniz temkinli yürümeyi?” Sanki yabancı bir dil konuşuyormuşum gibi şaşkın bakakaldı. Penguen yürüyüşünün taklidi yaptım ki, bu amacına ulaştı. Güldü. O gün bana ilk kez güldü. “Alay konunuz oldum, anlaşılan!” Bir cümlede hem alınganlığı, hem kırılganlığı, hem de bunu söylerkenki iğneleyici ses tonunu bugüne dair not etmeliyim. Hoş geliyorsun hayatıma ve seni yakinen tanıma şansı veriyorsun bana. Hemen ciddiyetimle, “Hayır, böyle bir şey mümkün olabilir mi? Ben de düştüm birçok kez. Bir defasında ayağımı da kırdım. Düşünün bir de liseye gidiyordum ve devamsızlık sorunum vardı. Yani zor zamanlardı benim için. Bir daha yaşamak istemem.” Yüzündeki sertlik biraz kırılmıştı. Bir iki bir şey daha konuştuk. Tam gitmek üzereydi, ben de yolun köşesindeki bakkala gideceğimi söyledim. En azından oraya kadar eşlik etmek istediğimi ekledim. Sessizce onayladı ve yürümeye başladık. Sessizlik devam etti bir süre. Birazdan yol bitecek. Olmaz! Aylar sonra kurulan ilk diyaloğumuz böyle bitmemeli. Bir şeyler yapmalıyım.

Hemen karla ilgili en saçma anılarımı anlatmaya başladım. Hatta lise arkadaşlarıma yasakladığım anılarımı, şimdi yakinen tanımadığım birine anlatıyordum. Hem anlatıyor, hem de çaktırmadan yüzüne bakıp ifadelerini okumaya çalışıyordum. Hiç beklemediğin anda güldü. Ben zaten o gülsün diye anlatıyordum ama güldüğü yer daha önce o kadar komik gelmemişti bana. Onun gülüşüne kaptırınca kendimi daha bir heyecanlan anlatmaya başladım. Deli cesaretiydi, benimki! O kadar coşkuluydum ki, düşer gibi oldum. “Aman dikkat edin kendinize!” dedi. Benimle ilgilendiğini düşünmek istiyordum da nezaketten söylediği gerçeği şu soğuk hava gibi yüzüme çarpıyordu. Birden döndü, “ Parktan geçelim mi?” dedi. O da benim gibi yolu uzatmanın bir yolunu mu arıyordu? Aklımda bir sürü suâlle muhatabım artık. “İşiniz varsa?” “Yoo, yok. Sadece dalmışım. Yürümek için çok güzel bir rota.” İstemsiz sırıtmaya başladım ve buna engel olamıyordum. Birden, kar olmasa salıncağa binerdik, deyiverdim. Gözlerinden gülüyordu: “Gerçekten çocuk ruhlusunuz.” Galiba, diyebildim. Senin yanında anlamadığım bir şekilde çocuklaşıyorum diyemezdim.

Salıncağı görünce anılarını anlatma sırası ona gelmişti. Nice zaman sonra, “Eyvah! Şimdi bakkal kapanacak benim yüzümden yetişemeyeceksiniz.” Sorun değil, dememe rağmen, “Bir ihtimal kapanmamıştır. Koşarsak belki yetişiriz,” diyerek hızlanmaya başladı. Arkasından bakakalmıştım. Bana döndü, “Haydi ama biraz hızlanın.” Hemen ona yetiştim. Geriye dönerken ayağı sendeledi. Tam düşecekken onu tuttum. Bir iki saniyelik duruş… Biri deklanşöre basıp hayat verse, ömürlük fotoğraf, kartpostallık manzara… Sonra beraber düştük. Dolunay gibi ışık saçan gözleriyle nihayet buluştu gözlerim. Zaman, zamansızdı. Mahcubiyet içinde, “Benim yüzümden siz de düştünüz.” Ayağa kalkıp ellerimi uzattım, daha önce buz gibi dediğim ellere tüm cesaretimle. Oysa düşmek bana hiç bu kadar güzel, bu kadar anlamlı gelmemişti. Ellerini tuttum. Eldiveni olmamasına rağmen sıcacıktı elleri.

En güzel düşüş sanaydı. Önce sen aklıma düştün, sonra kalbime ve ben seninle yollara düştüm. Beraber düştük, biz yaşanılası bir “düş”tük.

Aylar önce…

Ağustos ayının güzel bir akşamıydı. İş arkadaşım Tamer’in biricik kızı Azra’nın doğum günü olduğu için memnuniyetle gittim evlerine. Zaten komşuyduk. Yolun karşısında oturuyorlardı. Her zaman çok iyi anlaştığımız minik, o gün bana yüz vermiyordu. Bütün ilgisi sırtı bana dönük olan o kişideydi. İyi anlaştıkları belliydi. Hava bugün ya bungun ya da ben fazla bunalıyordum. Bahçede olmamıza rağmen bu sıcaklık biraz fazla değil miydi? Seremoni faslını beklemeden hediyeyi verip sessizce gitmeye karar verdim, hemen Azra’yı çağırdım yanıma. Hem sevindi, hem de kolumdan tutup çekiştire çekiştire onun yanına getirdi. Dolunay bu gece, bu bahçede doğmuştu. O ara Tamer gelmişti yanımıza, beni yeni üst kat komşusuyla tanıştırdı. Tokalaşırken – bu sıcakta – buz gibi elleri dikkatimi çekti. Yüzünde de, “Memnun oldum,” sözünün hiçbir belirtisi yoktu.

Zorâki tanıştırılmamızın hatırına mıydı ellerinin soğukluğu? Ya da senin ellerin değil, kalbimdi mevsimlere karşı koyan.

Bu içeriğe emoji ile tepki ver
1 kullanıcı tepki verdi
Bunlar da ilginizi çekebilir
Benzer yazıları okuyabilirsiniz.
 
Gayya Kuyusunda Aşk
  • AĞUSTOS 23, 2020
  • 280 görüntülenme
 
Toprak
  • HAZİRAN 20, 2020
  • 301 görüntülenme
0 Yorum
Yorumları okuyabilir ve cevaplayabilirsiniz.

Yorum Yazın
E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlendi.