Düş De Gör

Soner ATAİBİŞ
Düş De Gör

İnsanların, başları önde yağmurdan kaçarcasına yürüdüğü dar bir sokakta, kırçıl sakallarında hüznün elli tonunu barındıran atmışına merdiven dayamış, elindeki kutunun içerisine birkaç peçete ve yara bandı koymuş, titreyen elleriyle rızkını kovalıyordu. Neredeyse her gün önünden geçiyordum ve bir kere bile imanımı ve vicdanımı sömürecek bir kelâm duymadım ağzından. Sessiz sedasız öylece bekliyordu sadece. Gözlerinde ne bir umut, ne de bir yalvarış vardı. Biraz ilerideki çay ocağından arada sırada çay gönderiyorlardı. Çayı görünce tabakasını çıkarıp memleketin tütününden özene bezene bir sigara sarıyor ve o an biraz olsun keyifleniyordu. Mor dudaklarının arasından çıkan sadece duman değildi; dumanın isine, katranın rengine çalan gür bıyıklarının arasından sanki efkârını üflüyor, sonra yine ciğerine çekip yüreğine hapsediyordu.

Üçüncü katta bulunan iş yerimin balkonuna sigara içmeye her çıktığımda, saçaklar altına sığınmış bir ihtiyarın yorgun bedeniyle hayata karşı sessiz direnişini izliyordum. Yapraklarını dökmüş çıplak bir ağacın sert fırtınalara karşı kökleriyle toprağa tutunuşu, ya da bir ananın yavrusunu doğururken avuçlarını tırnaklaması gibi, kıyasıya bir yaşam mücadelesi veriyordu. Zamanını sıcak evinde, televizyon karşısında evlendirme programlarını izleyip, “Yok yok, bunların işi olmaz, hiç yakışmadılar zaten.” Türünden yorumlarla, ya da torunlarına masallar okuyarak geçirmesi gerekirdi. Onu bu yaşta, yağmurda, soğukta, sıcakta iğreti adımları ve titrek elleriyle geçim mücadelesine sürükleyen neydi? Bir gün, içi belirsizliklerle tıka basa dolu bu sandığı açmak vakti geldiğini düşünerek iş çıkışı çay ocağına uğrayıp iki çay kaptım ve “Baba içer miyiz?” diyerek varıp yanında yerimi aldım. Çayı görünce yüzünde keyifli bir ifade belirdi. Dilindeki “Eyvallah evlat.” kelamını, gözlerindeki memnuniyet ifadesiyle tasdik ediyordu. Yine elini tabakasına atıyordu ki, cebimdeki ecnebi tütününden îmâl, kaliteli zehirden ikram ettim.

Eliyle nazikçe geri çevirirken, ‘’Sigara da benden olsun evlat, hem halis Adıyaman.’’ diyerek, hediye paketi yapar gibi iki dal sardı. Hakkında hemen her şeyi merak ediyordum, ama konuya nasıl gireceğimi kestiremiyordum. Daha ilk andan itibaren neden geldiğimi anlamış ve kurdeşen dökmüş gibi kıvrandığımı fark edince sormama hâcet duymadan, sigarasından bir nefes çektikten sonra anlatmaya başlamıştı; “Rusya’ya meyve ve sebze ihracatı yapıyor ve çok güzel paralar kazanıyordum evlat. Mevsimine göre; ilkyaz şeftali ve kiraz, yaz ortasında domates, kışa doğru elma ve patates… Siyaset, ticari ilişkileri doğrudan etkilediğinden, uçak krizinden sonra düzenim bozuldu. Rusya’nın tavır almasıyla ticari bağlantılarım koptu. Ödemelerimi vaktinde yapamadım ve art arda haciz ihbarları geldi. Siyasetçiler kör dövüşü yaparken, ben, iflas etmiştim. Elimde avucumda bir şey kalmamıştı. Kedinin adı çıkmış evlat; nankörlük, insanın en önde gelen meziyetidir. O ana kadar herkesin canı ciğeri, dostu, kardeşiydim. İflas edince en yakınlarım bile yüz çevirdi; hediyelere boğduğum, elini sıcaktan soğuğa sokmadığım hanımım, kapıyı yüzüme kapadı. Kızım da annesinden yana oldu. Çok sonra öğrendim evlendiğini. Baba sağ ola ola kızımı dayısından istemişler, kuşağını da dayısı bağlamış. Anladım ki, ailem için iflas ettiğim gün ölmüştüm. İki kardeşim var; onlar da, ne aramış ne sormuştu. Dost ve arkadaşlar çoktan el olmuştu. Bursa’da duramadım; onca yılın birikimi içinde birkaç kıyafetin olduğu bir çanta ile Muğla’ya gittim. Orada eskiden alışveriş yaptığım birkaç tüccar vardı. Belki bir yardımları olur da ufak tefek alışverişlerle yeniden başlarım diye düşünüyordum. Tabi gittiğim her kapı yüzüme kapanmıştı. Oysa eskiden zorla misafir eder, sofralar kurar, yedirip içirirlerdi. Öyle ya; kaz gelecek yerden, tavuk esirgenmezmiş…

Cebimde kalan son birkaç lira ile mendil ve yara bandı aldım. Onları satıp ihtiyaçlarımı bu şekilde gideriyordum. Otel parası çıkmıyordu tabi; çoğu zaman otogarda uyuyordum, ama bazen orada da yer olmuyordu. Meğer ne çok evsiz barksız varmış… Yine otogara sığındığım serin bir sonbahar gecesi birkaç adam, kurbanlık yetiştiren bir çiftlikleri olduğunu, istersem orada çalışabileceğimi söylediler. Hem kalacak yer, hem yeme içme sıkıntısı çekmeyecek, hem de iş bitiminde toplu olarak maaşımı alacaktım. Yeni bir başlangıç için güzel bir gelişmeydi bu. İnsanlık ölmemişti ya… Sekiz ay çiftlikte çalıştıktan sonra, elime elli lira tutuşturup, gerisini, ‘’yediğine içtiğine say’’ diyerek siktiri çektiler. Biliyor musun evlat, insana en çok hakkını savunacak gücü kaybetmek koyuyor. Yaşlı, hasta ve kimsesizdim ve onlar da bunu iyi biliyordu.

Anlattıklarını hayretler içinde dinlerken, içimde, harcı merhamet olan bir öfke büyüyordu. Güven duygumu, bu hikâye ile kaybetmiştim. Hakikaten nankördü insan. İşte, bir baba, bir eş, bir kardeş, bir dost düşmüştü ve her gelen bir tekme atmıştı. Artık hiç kimseydi, herkes için… Hayal aynasını kendime çevirdim; acaba etrafımda bulunan samimi sandığım bütün ilişkiler de böyle sahte, böyle menfaat odaklı mıydı? Belki ben bile…

“Baba, bir kutu yara bandı versene. Saran bulunmaz belki…’’

Bu içeriğe emoji ile tepki ver
4 kullanıcı tepki verdi
Bunlar da ilginizi çekebilir
Benzer yazıları okuyabilirsiniz.
 
Toprak
  • HAZİRAN 20, 2020
  • 54 görüntülenme
 
Sonun Başlangıcı
  • HAZİRAN 9, 2020
  • 117 görüntülenme
0 Yorum
Yorumları okuyabilir ve cevaplayabilirsiniz.

Yorum Yazın
E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlendi.