Romanı, Filmi ve İzleriyle Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Mürebbiye’si

Harun Bora TUNÇ
Romanı, Filmi ve İzleriyle Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Mürebbiye’si

Tarihler 8 Şubat 1919’u gösterdiğinde Çanakkale’de ve Kut’ül-Amâre’de destan yazan Türkler için tarih yeni bir sayfayı daha çeviriyor; imparatorluğun kalbi, şehr-i İstanbul’un semâsı, cihan harbinden mağlup çıkan milletin makûs talihiyle giderek kararıyordu. Savaş kaybedilmiş, ateşkes imza edilmişti ve gâlip ülkeler, kaybedenler arasındaki en ağır faturayı asırlarca Akdeniz’i, Afrika’yı, Balkanları, Anadolu’yu ve Ortadoğu’yu garba rağmen müdafaa eden Türklere çıkaracaktı. 29 Mayıs 1453’ten 466 yıl sonra İşgâl Kuvvetleri Komutanı Louis Franchet d’Espérey, Fatih Sultan Mehmed’i taklit edercesine at sırtında İstanbul’a girdi. [İtilaf Devletleri bu iş için kasten Fransız askeri seçmişlerdi. Lâkabı, azgın Frankie’ydi ve Balkanlardaki sınavını başarıyla geçmişti ama bundan daha önemlisi gâlip ülkelerin başını çeken İngilizler, İstanbul’u Ruslara ayırmıştı. Ekim Devrimiyle Ruslar sahadan çekilince meydanın her zaman olduğu gibi kendilerine kalacağını bilen İngiltere, böylece müttefiki Fransa’ya olacaklara ses çıkarmaması şartıyla jest yapmış oldu.]

Franchet d’Espérey’in İstiklâl Caddesine girişi

Franchet d’Espérey, Galata Rıhtımında karaya ayak bastığı gibi beyaz atına bindi, boydan boya Fransız bayraklarıyla süslenmiş İstiklâl Caddesinden ve azınlıkların sevgi gösterileri arasından geçerek bütün İstanbul’u turladı. [Kimse, efendim biraz abartmıyor musunuz, diye sormayınca aynı atla Fransız Başkonsolosluğuna girdi. Güzel tiyatro!] Fransız komutan ilk iş olarak kendine kalacak yer baktı ve haddini aşarak Dolmabahçe Sarayını seçti. İngilizler, bunun ne anlama geldiğini bildikleri için derhâl duruma müdahale ederek ona saraya geçemeyeceğini söylediler. [Dolmabahçe Sarayında Sultan Vahdettin kalıyordu.] Azgın Frankie, yine de geri durmayarak Baltalimanında yer alan Enver Paşa’nın yalısına geçti. [Burada Paşa’nın zevcesi, Sultan Abdülmecid’in kerimesi Naciye Sultan kalıyordu. D’Espérey, yeni doğum yapmış olmasına rağmen Naciye Sultan’ı sokağa attırmıştı.] Bunlar oluyorken elbette Türk entelektüeli [evet, bir zamanlar böyle bir şey vardı], boş durmadı. Süleyman Nazif, Cenab Şahabettin ile birlikte çıkardığı Hadisât Gazetesinde “Kara Bir Gün” başlıklı yazısını kaleme aldı. Şöyle diyordu; “Fransa Kralı Birinci Fransua’yı Şarl Ken’in mahbesinden (cezaevi) kurtarmış ve Koca Viyana şehrini kerrât (birçok kez) ile sarmış bir ümmetin defter-i mukaderâtında (kader defteri) böyle bir satr-ı elîm (kederli satır) de mestur (saklı) imiş. Her hâl, mütehavvildir (değişken). Arapların güzel bir sözü var: Isbır feinne’d-dehre lâ yesbır (sen sabret çünkü nasıl olsa zaman tükenmez).” Yazıdan haberdâr olan Franchet, Süleyman Nazif’in yakalanarak kurşuna dizilmesini emretti. Osmanlı devlet adamlarının ricâsı üzerine araya giren İngilizler, kalemini korkusuzca kullanmayı seven yazarın canını kurtarsa bile Malta’ya sürgün edilmesine engel olamadı. [Süleyman Nazif, Malta’da 20 ay kaldı. Orada da susmadı, Dâüssılâ adlı şiirini kaleme aldı.]

Kara Bir Gün adlı yazının müellifi Süleyman Nazif Bey

İşgâl yıllarında İstanbul’un hâli böyleydi. Yazmak, hatta konuşmak yasaktı. İmparatorluğun uzak cephesinde yaralanan ve memleketlerine dönecek parası olmayan askerler, şehrin sokaklarında kalıyor ve gün boyu azınlıkların, işgalci güçlerin alaylarına mâruz kalıyorlardı. Halk başta olmak üzere Osmanlı aydınları durumu hazmetmekte doğal olarak zorluk çekiyordu. İşte, böylesine güç bir zamanda yardıma yine bir sanat eseri yetişti. O eserin adı, gazeteci ve romancı Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın 1889’da yazdığı Mürebbiye idi. Malûl Gaziler Cemiyeti adına kolları sıvayan Ahmet Fehim, romanı senaryolaştırdı; hem yönetti, hem de başrolünde oynadı. [Ahmet Fehim, Müslüman Türk çocuklarının ilk defa sahne aldığı Gedikpaşa Tiyatrosunda oynamıştı. Tiyatro, Ahmed Mithad Efendinin yazdığı bir oyun sebebiyle 1884’te belediye zabıtaları tarafından yıkıldı.] Filmin yapımcılığını ise Fuat Uzkınay üstlendi. [Fuat Uzkınay, Ayestafanos Anlaşması sonucunda Yeşilköy’e dikilen Rus anıtının Enver Paşa’nın emriyle yıkılmasını filme alarak Türk sinemasının ilk filmini çekmişti.]

Günümüzde kayıtlarda yer almayan Mürebbiye filminden bir sahne

Nevî şahsına münhâsır, Mürebbiye adlı romanında mizâhı elden bırakmayan Hüseyin Rahmi Gürpınar, satır aralarında yorumlarını aktarmayı da ihmâl etmeden Fransa’da hayat kadınıyken yolu İstanbul’a düşen Anjel adında bir kızın yaşam öyküsünü anlatıyordu. Anjel, mesleğinin kusuru olarak gebe kalmış ancak dişilik mahâreti, çocuğuna baba bulmasına yardımcı olamamıştı. Çocuğunu annesine emanet ederek dostuyla İstanbul’a gelen genç ve güzel kadın, burada da dostunu aldatırken yakalanmayı başarınca kapı dışarı edilmişti. Sonuçta hem evsiz, hem de parasız kalan Anjel, Dehri Efendinin konağında mürebbiye olarak çalışmaya râzı oluyor, sâbık mesleğinden üzerine sinen baştan çıkarıcılığını ailenin mahdumuna, eniştesine ve amca beyine sergilemekten geri kalmıyor, ailenin erkeklerini birbirine düşürüyordu. Gürpınar, kitaba başlamadan evvel yazdıklarının mürebbiyelik mesleğini karalamak manasına gelmediğini özellikle belirtiyor ancak Anjel karakterinin Fransızlığıyla ilgili olarak herhangi bir açıklama yapma gereği hissetmiyordu. Niyeti, o yıllarda doruğa çıkan Batı hayranlığını alaya vurmaktı. Mesajı oldukça netti, mizahı ise üslûbunu kusursuz kılıyordu.

Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Mürebbiye romanı, eski bir baskı.

Mürebbiye romanından uyarlanan sessiz film gösterime girdiği andan itibaren (1919) İstanbul’da kıyâmet kopar ve General d’Espérey, “Fransız kızları bu şekilde ahlâksız gösterilemez, Anjel’in şahsında milletimiz aşağılanıyor,” diyerek filmi yasaklatır. Bu manâda Mürebbiye filmi sinema tarihimizin sansürlenen ilk filmi olur ancak gizlice gösterilmeye devam eder. İstanbul halkı kimseye görünmeden gittiği salonlardan kahkahalarla gülerek ayrılır ve işgâlci güçlerin sergilediği onursuzca tutuma karşı bir nebze de olsa soluk alır. Sanat sınır kabul etmez ve yasak çiğnenmiş olur.

Mustafa Kemal Atatürk’ün, “Adam asker değil, sirk göstericisi” dediği Louis Franchet d’Espérey, İngilizlerin kendilerine zırnık koklatmayacağını anlayınca Anadolu’dan çekilen askeriyle birlikte 1921’de İstanbul’u terk etti. Giderken düşmanı Küçük Asya’da boğan İstiklâl Ordusu için söylediği, “Bu Jön Türkler ne olursa olsun miskin ihtiyâr Türklerden daha dinamik ve inançlıdır” sözü, belki de Fuat Uzkınay ve Ahmet Fehim için de geçerliydi. Sansürlenen ilk filmimiz Mürebbiye ise İstanbul’un işgâline sessiz direnişimiz olarak sanat tarihimizde gurur nişânemiz olarak yerini aldı.

Bu içeriğe emoji ile tepki ver
0 kullanıcı tepki verdi
Bunlar da ilginizi çekebilir
Benzer yazıları okuyabilirsiniz.
 
Gönül Bağı
  • AĞUSTOS 21, 2019
  • 43 görüntülenme
0 Yorum
Yorumları okuyabilir ve cevaplayabilirsiniz.

Yorum Yazın
E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlendi.