Hayli Kişisel Bir Hikaye “GEN”

Tengrist
Hayli Kişisel Bir Hikaye “GEN”

Bu kitap bilim tarihindeki en güçlü ve en tehlikeli(!) fikirlerden birinin doğuşu, gelişimi, etkileri ve geleceğiyle ilgili.

Mukherjee bizi Mendel’in 1864’deki gözlerden Irak Moravya Manastırı’ndaki bezelye çiçekli bahçesinden  hikayenin Darwin’in evrim kuramıyla kesiştiği kavşağa taşıyarak giriyor konuya. İngiliz ve Amerikalı reformcular gen fikriyle büyülenince, evrimi insan genetiğini manipüle ederek hızlandırma fikriyle harekete geçiyorlar. 1879’larda İngiltere’deki insan ıslahı çalışmalarını “sınıf kaygısı” organize ederken, 1920’lerde Amerika’daki faaliyetleri “ırk kaygısı” beslemişti.

Darwin’in kuzeni Francis Galton türettiği “öjeni” kavramını soyları geliştirme tanımı olarak kullandı. Galton’un 1904’de Londra Ekonomi Okulu’nda halka açık bir derste yaptığı sunumu dinleyenler arasında George Bernard Shaw ve romancı H.G. Wells de vardı. “Wells insan ıslahı konusuna yabancı değildi. Zaman Makinesi adlı 1895 tarihli kitabında, arzu edilen özellikler olarak masumluk ve erdemi seçen gelecekteki bir insan ırkının erkeklik özelliklerini kaybedecek noktaya geldiğini, merak ve arzu duygularından yoksun, çocuksu ve solgun bir ırka doğru yozlaştığını kurgulamıştı. Wells daha uygun bir toplum yaratmak için kalıtımın manipüle edilmesi fikrine katılıyordu, fakat Wells’e göre evlilik vasıtası ile çiftleşmeleri belirleme yöntemi paradoksal biçimde daha zayıf ve aptal kuşaklar yaratabilirdi. Tek çözüm ürkütücü alternatifteydi: zayıfların seçilerek yok edilmesi. “İnsan soyunun geliştirilme olasılığı, başarının seçilmesinde değil, başarısızlığın kısırlaştırılmasında yatıyor.”(sayfa 75)

24 Temmuz 1912’de ilk Uluslar Arası İnsan Islahı Konferansı da yine Londra’da Cecil Hotel’de başladı. Almanların ve Amerikalıların yaptığı iki sunum ürperticilik yönünden birbirleriyle yarışır nitelikteydi. Irk hijyeni teorisinin ateşli destekçilerinden olan Dr. Alfred Ploetz, Almanya’da ırk temizleme çalışmaları başlatma konusunda dinleyenleri coşturan bir konuşma yaptı. Kapsamı ve tutkuları ilkinden de geniş olan ikinci sunum Amerikalılardan geldi. İnsan ıslahı Almanya’da tezgah altı sanayi ise, Amerika’da tam teşekküllü ulusal sektördü. Amerika’daki hareketin babası, Harvard’dan mezun hayvambilimci aristokrat Charles Davenport’tu. Kendisi 1910’da insan ıslahına odaklı bir araştırma merkezi ve laboratuvar kurmuştu: Öjeni Kayıt Ofisi. (sayfa 79)

Sadece 62 yıl. Mendel’in bezelyeler üzerinde ilk deneylerini gerçekleştirmesi ile Amerika’da genetik açıdan uygun olmadığı iddiası ile oluşturulan kolonilerde yaşamak zorunda bırakılan Carrie Buck’ın mahkeme kararıyla zorla kısırlaştırılması arasında geçen süre yalnızca 62 yıl olmuştu. O kısa sürede gen bir bezelye deneyindeki soyut bir kavramdan, güçlü bir sosyal kontrol aracına dönüşmüştü.

1920’lere gelindiğinde genetik bilimi kanunda ve toplumda çok büyük değişikliklere kulp olarak kullanılıyordu ama genin kendisi hala soyut bir kavramdı. Biyolojik makinenin içinde bir hayalet.

Yazar genin kronolojik tarihine Naziler’in 1933’de Amerika’dan aldıkları İnsan Islahı Programının daha sertleştirilmiş halinin meclisten “Kısırlaştırma Yasası” adıyla geçişi ve ötenaziye giden yolun nasıl kolay alındığını anlatıyor. Genetik temizlik bahanesiyle başlanılmış etnik temizliğe kayılmıştı. Sahte bilim(!) totaliter rejimlere destek verir. Totaliter rejimler de sahte bilim üretir. (Sayfa 133)

Genin 1945 sonrası hikayesi daha çok kendi ortamında yani laboratuvarda yaşanan gelişmelerle devam ediyor. Modern genetik ve insan genomu haritasının doğuş aşamalarını okuduğumuz kitapta en çok ilgilimi çeken noktalardan biri de genlerin bize ırk hakkında ve ırkın genler hakkında verdiği bilgilerdi.

“İnsan genomundaki genetik çeşitliliğin seviyesini ölçebilmek için çeşitli çalışmalar yapılmıştır. En son tahminlere göre genetik çeşitliliğin çok büyük bir bölümü (%85 ila %90’ı) ırkların içinde bulunuyor. Küçük bir bölümüyse (%7) ırklar arasında bulunuyor. (….) çoğunlukla herhangi bir ırk grubunun içinde sergilediği genetik çeşitlilik, gruplar arasındaki çeşitliliğe baskın gelir; öyle ucundan değil, muazzam bir farkla. Irkların kendi içindeki çeşitliliğin bu kadar yüksek olmasından dolayı “ırk” kavramı, herhangi bir özelliği incelemek için zayıf bir ölçüttür; Genetik anlamda, Nijerya’daki bir Afrikalı, Namibya’daki bir Afrikalıdan o kadar “farklı” olabilir ki ikisini aynı “Afrikalı” kategorisine sokmanın hiçbir açıklayıcı faydası olmaz. Her genom o kişinin soyuna dair bir imza taşır, ama bir kişinin ırksal soyu, o kişinin genomuna dair çok az bilgi sunar.” (sayfa 352)

Genetikbilim 19. yüzyılda insanlığın başına bir bilimsel ırkçılık müsibeti sarmış, neyse ki genobilim onu çıktığı yere geri sokmuştu. Afro-Amerikalı hizmetçi kadın Aibee’nin basit bir dille söylediği gibi:“Hepimiz aynıyız. Farklı renklerde sadece.”

Siddhartha Mukherjee bize popüler bilim kitabı okurken Shakespeare’i sevdiriyor. Genin tarihini arşınlarken bölüm geçişlerinde ve konu içinde birçok farklı kişiden alıntılara rastlıyoruz.

İnsan olma deneyiminin gizemli kaleleri (cinsiyet, cinsel yönelim, mizaç, kişilik, dürtüsellik, kaygı, tercihler) genler tarafından kuşatılmışken yazgı bu işin neresinde diye merak edenlere yine kitaptan alıntı yaparak açıklık getirelim. “Shakespeare’in Fırtına oyununda hilkat garibesi Caliban’a öfke kusan Prospero, onu şöyle betimler: “iblis doğuştan iblis, doğasına terbiye yapışmaz onun.” Caliban’ın en korkunç kusuru, doğasının dışarıdan talimatlarla baştan yazılamıyor oluşudur:Doğasının üstüne terbiye yapıştırılamaz. Caliban genetik bir otomat, kurmalı bir gulyabanidir. Bu da onu insana dair her şeyden çok daha trajik bir zavallı yapar.

Genomu bu kadar olağanüstü güzel yapan şeylerden biri, gerçek dünyanın genomun üstüne “yapışabilmesidir”. Genlerimiz farklı çevre koşullarına makine gibi hep aynı tepkileri vermez. Verselerdi biz de kurmalı otomatlar olurduk. Hintli filozoflar bireyin ve kişiliğin bir ağa benzeyişini daha çok eskiden tanımlamış ve buna “jaal” adını vermiştir. Genler ağın ipliklerini oluştururlar; ağa yapışan çer çöpse her ağı bir bireye dönüştürür. Bu çılgın düzende müthiş bir hassasiyet vardır. Genler içinde bulundukları çevrelere programlanmış tepkiler gösterirler – yoksa korunan bir biçim olmazdı. Fakat aynı zamanda şansın kendine özgü kaprislerinin yapışması için de bir pay bırakırlar. Bu etkileşime “yazgı” diyoruz; kendimizin buna verdiği tepkilere de “seçim”. Konuşma yetisine sahip iki ayaklı ve dik yürüyen bir organizma, işte bu şekilde bir plan dahilinde, ama aynı zamanda planın dışına çıkmak üzere inşa edilir. Böyle bir organizmanın tek bir eşsiz varyantına “birey” deriz.” (sayfa 401-402)

Hayat da işte genin bu basitliğinden doğan karmaşa ve kaosundan çıkan düzen içinde dengede bir süreç. Gen kitabında daha pek çok ayrıntı ve yaşam öyküsü sizleri bekliyor. Okumanız ümidiyle…

Bu içeriğe emoji ile tepki ver
0 kullanıcı tepki verdi
Bunlar da ilginizi çekebilir
Benzer yazıları okuyabilirsiniz.
 
Nizar Kabbânî
  • TEMMUZ 23, 2019
  • 64 görüntülenme
0 Yorum
Yorumları okuyabilir ve cevaplayabilirsiniz.

Yorum Yazın
E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlendi.