Edebiyata Övgü

Edebiyata Övgü

Aradığım kitapların birçoğunu bulamayıp “Abi, iki güne elimizde olur istersen sipariş geçelim,” sözünü çokça duyduğum bir kentte yaşıyorum. Ismarladığım kitabın durumunu sormak için kitabevine uğradığımda gelmediğini öğrendim. “Bari beklediğim gelene kadar başka şeyler karıştırayım,” diye hayıflanarak raflara baktığımda göz hizamdaki rafın en solunda, beyaz kapaklı, ince bir kitap ilişti tozlu, üzerinde parmak izleri olan –biraz pasaklıyımdır- gözlük camının ardından bakan gözlerime: Edebiyata Övgü, Mario Vargas Llosa, Carlos Fuentes, Notos Kitap.

2014 yılında neşredilen eseri Türkçeye Celâl Üster –kendisini Orwell, Rulfo, Borges, Dahl, Llosa ve Berger gibi yazarlardan yaptığı çevirilerle tanıyoruz- kazandırmış. 70 sayfadan oluşan kitap, içerisinde üç farklı metin ve çevirmenin ön sözünü barındırıyor. Llosa, 2001 yazında The New Republic dergisinde yayımlanmış “Neden Edebiyat?” sorusunu sorduğu ve buna cevaplar bulmaya çalıştığı yazısında; edebiyatın gerçekdışılığının, insanın derininde yatan gerçekliğini nasıl gün yüzüne çıkardığını anlatıyor. Carlos Fuentes ise “Romana Övgü”sünde -2005 Eylül’ünde düzenlenen Berlin Uluslararası Edebiyat Şenliğinde yaptığı açılış konuşmasıdır- yayımlanışının 400. yılı kutlanan Don Quijote romanından hareketle, edebiyatın –özellikle de romanın- günümüz dünyasında taşıdığı anlamı açıklıyor. Kitabın üçüncü ve son metni olan “Okumaya ve Kurmacaya Övgü” Mario Vargas Llosa’nın 2010’da Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldığı, Stockholm’deki törende yaptığı konuşmanın tam metnidir.

Tatlı bir tesadüf sonucunda karşılaştığım kitabı tek nefeste bitirdiğimi söylesem yalan konuşmamış olurum. İnanırım ki her okurun bir yolculuğu vardır ve her okur kendi güzergâhını belirler. Parlak kapaklı, içerisinde yığınlarca kelimenin bir araya gelip de hiçbir şey anlatamadığı, her türlü niteliksiz, kokuşmuş kitap çöplüğünde; gerçek, kaliteli ve saf edebiyatın kaygısını yüreğinde taşıyanların keyifle okuyacağı bu kitaptan birkaç alıntıyla yazıma son veriyorum:

  • Okumayan, edebiyata el sürmemiş bir insanlık, kaba ve ilkel dili yüzünden ürkütücü iletişim sorunları yaşayan bir sağır-dilsizler topluluğuna, sözcük oluşturma yetisinden tümüyle yoksun bir topluluğa döner. Aynı şey bireyler için de geçerlidir. Hiç okumayan, az okuyan ya da yalnızca süprüntü okuyan bir insan engelli bir insandır: Çok konuşabilir ama az şey söyler, çünkü söz dağarı kendi kendini dile getirmeye yeterli değildir. (Sf. 22)
  • Düzgün konuşmayı –ve enine boyuna düşünerek özenli, incelikli konuşmayı- iyi edebiyattan, yalnızca iyi edebiyattan öğreniriz; insanların iletişim kurmak için gerek duydukları dilde ustalaşmada, hiçbir disiplin, hiçbir sanat dalı edebiyatın yerini tutamaz. (Sf. 23)
  • Edebiyat, yazgılarına boyun eğen, yaşadıkları yaşamdan hoşnut olan insanlara hiçbir şey söylemez. Edebiyat, asi ruhu besler, uzlaşmazlık yayar; hayatta çok fazla şeyi ya da çok az şeyi olanların sığınağıdır. İnsan, mutsuz olmamak ve bütünlenmek için edebiyata sığınır. La Mancha kırlarında kemik torbası Rosinante ve şaşkın Şövalye’yle birlikte at sürmek, Kaptan Ahab’la birlikte bir balinanın sırtında denizlere açılmak, Emma Bovary ile birlikte arsenik içmek, Gregor Samsa’yla birlikte böceğe dönüşmek: Bütün bunlar, kendimizi bu haktanımaz hayatın, benliğimizi saran birçok özlemi dindirebilmek için birçok farklı insan olmak istememize karşın bizi hep aynı insan olmaya zorlayan hayatın yanlışlarından ve dayatmalarından arınmak amacıyla icat ettiğimiz yollardır. (Sf. 26)
  • Romandaki düşlemsel hayat, kendimizdeyken yaşadığımız hayattan, içinde bulunduğumuz durumun sınırları ve sıkıcılığı tarafından koşullandırılan bir hayattan daha iyidir, daha güzel, daha renkli, daha kapsamlı ve daha yetkindir. Dolayısıyla, iyi edebiyat, gerçek edebiyat, her zaman yıkıcı, boyun eğmez ve asidir: Var olana bir meydan okumadır. (Sf. 27)
  • Gerçeklik durağan değil, değişkendir. Gerçekliğe ancak, onu olmuş bitmiş bir şey olarak yanımlamaya kalkışmazsak yaklaşabiliriz. (Sf. 42)
  • Edebiyat, tarihin unuttuğunu gerçek kılar. Ve tarih olup bitmiş olan olduğu için, edebiyat tarihin her zaman ne olmamış olduğunu sunacaktır. İşte bu yüzdendir ki, -evrensel bir yıkım dışında- hiçbir zaman tarihin sonuna tanık olmayacağız. (Sf. 48)
  • İyi edebiyat, farklı insanlar arasında köprüler kurar ve bize sevinçler, acılar ya da şaşırtılar yaşatarak, bizi ayıran diller, inançlar, alışkanlıklar, âdetler ve önyargılara karşın birleşmemizi sağlar. Büyük beyaz balina Kaptan Ahab’ı sulara gömdüğünde, Tokyo’daki, Lima’daki ya da Timbuktu’daki okurların yüreğine aynı korku düşer. Emma Bovary arseniği içtiğinde, Anna Karenina kendini trenin önüne attığında, Julien Sorel idam sehpasının basamaklarını tırmandığında, “Güney”de [Borges’in “El Sur” adlı öyküsü] kentli hekim Juan Dahlmann meyhaneden çıkıp bir serseri tarafından bıçaklanmak üzere pampalara doğru yürüdüğünde ya da Pedro Páramo’nın köyü Comala’da herkesin ölmüş olduğunun ayırdına vardığımızda, Buda’ya Konfüçyüs’e, İsa’ya ya da Allah’a inanan ya da agnostik olan, ceket ve kravatlı, calabalı, kimonolu ya da bombaçalı tüm okurların bedeninde aynı ürperti dolaşır. Edebiyat, birbirlerinden çok farklı insanlar arasında bir kardeşlik duygusu uyandırır ve cehalet, ideolojiler, dinler, diller ve ahmaklığın kadınlarla erkeklerin arasına diktiği duvarları gölgede bırakır. (Sf. 55)
  • Edebiyatsız bir dünya, tutkulardan, ülkülerden ya da başkaldırıdan yoksun bir dünya olurdu, insanı gerçekten insan yapan şeyden, kendi olmaktan sıyrılıp düşlerimizin hamuruyla yoğrulmuş bir başkasına, başkalarına dönüşme gücünden yoksun kılınmış bir otomatlar dünyası olurdu. (Sf. 69)

Bu içeriğe emoji ile tepki ver
2 kullanıcı tepki verdi
Bunlar da ilginizi çekebilir
Benzer yazıları okuyabilirsiniz.
 
Nizar Kabbânî
  • TEMMUZ 23, 2019
  • 83 görüntülenme
0 Yorum
Yorumları okuyabilir ve cevaplayabilirsiniz.

Yorum Yazın
E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlendi.