Zonguldak Madencilik Tarihinin Türk Edebiyatındaki Yansımaları

Zonguldak Madencilik Tarihinin Türk Edebiyatındaki Yansımaları

Edebi eserler, değindikleri dönemi okura yansıtma hususunda ehildir. Geçmiş döneme yönelik bir merakın bilimsel yayınlar yardımıyla da giderilmesi söz konusudur. Lakin o dönem insanını fizyolojik ve psikolojik olarak tahlil edebilme, yöre ağzını tanıyabilme; toplumsal iş bölümü, çalışma ilişkileri vb. hususlarda kültürün sosyal normlar üzerindeki tezahürünü gözlemleyebilmek bilimsel yayınlara kıyasla edebi eserlerle daha mümkündür.

Zonguldak, kömür havzası üzerinde bulunmasından dolayı emek tarihi içerisinde oldukça mühim bir yere sahiptir. Kent kendi içerisinde birçok kırılmaya şahit olmuş, bu kırılmalar emek tarihine yeni satır başları atılmasına sebep vermiştir. Bu nedenden dolayı Zonguldak’ta kömür madenciliği, emek tarihi araştırmacıları tarafından birçok kez irdelenmiş, yazıncılar tarafından edebi eserlere mevzu edilmiştir. Kent için oldukça mühim bir yer tutan kömür madenciliği, gerek kente gerek emek tarihine dair verilen edebi eserlerde ehemmiyetini yitirmemiştir. Kentin madencilik tarihinin edebiyattaki yansımalarının tespit edilmesi, edebi eserler ile hem emek tarihi hem de çalışma ilişkileri arasında bir köprü kurabilmek adına mühim bir adımdır. Bu gaye ile izdüşümü henüz kent semalarında salınmakta olan iki iş mükellefiyeti uygulamasına değinen edebi eserlerin bizlere sunduğu bilgileri derledik.

Edebi Eserlerden Alıntılarla Birinci Mükellefiyet Dönemi

Uzun Mehmet, kömürü buldu; nitekim kent, sakinine bir kader tayin etti ve dedi ki: ‘’Her kim ki çalışamaz duruma gele! Eşeğe bindirilip köyüne gönderile!’’ Devlet, sanayisini kurabilme adına Zonguldak’a -o zamanki adıyla Ereğli Havzası- ihtimam gösterir oldu ve havza idaresini Bahriye Nezareti’ne bıraktı. Yine o sene Maadin Nazırlığı kuruldu ve başına Dilaver Paşa atandı. Dilaver Paşa, istihsali arttırmak ve maden işçilerinin çalışma koşullarını düzenlemek adına kendi adıyla anılacak 100 maddelik bir nizamname hazırladı. (Önsal, 2010, s. 28)

Dilaver Paşa Nizamnamesi, dönem için iş sağlığı ve güvenliğine ilişkin hükümlerin yer aldığı ilk yasal düzenleme olması nedeniyle önemlidir. (Sümer, 2018, s. 15) Nizamname işçi ücretleri, iş sağlığı ve güvenliği hususlarında düzenlemeler getirmesine rağmen, 13 yaşındaki çocukları dahi tabi tuttuğu iş mükellefiyeti uygulaması ile anılmış ve anılmaya devam ediyor.

Mükellefiyet romanında, çocuğu 13 yaşına henüz girmiş bir annenin hisleri şu cümlelerle anlatılıyor:

 ‘’(…)  Her akşam köyün girişinde yolunu gözlediği biricik oğlunu; uzaklara, hiç bilmediği, adını ilk defa duyduğu yerlere nasıl gönderirdi.’’ (Köse, 2010, s. 17)

Nizamname, kömür havzasındaki 14 köyün 13 ile 50 yaş arasındaki erkeklerini, 12 günlük periyodlarla yılın 6 ayı boyunca iş mükellefiyetine tabi tuttu. Bu 14 köy her ne kadar civar köyler içerisinden belirlense dahi, maden ocağıyla aralarında epey mesafe vardı. Bunun tabii bir sonucu olarak, havzada amelenin konaklaması için barakalar inşa edildi. Bu barakalar şu şekilde betimlenir:

‘’Hava karardığında barakanın ocağı gürül gürül yanıyordu. Ateşe yakın yatanlar alevlerden rahatsız olurken, uzaktakiler üşüyordu. Tam elli beş kişinin uyumaya çalıştığı, bir kısmının ayağının diğerinin başına denk geldiği barakayı daha şimdiden ağır bir koku kaplamıştı.’’ (Köse, 2010, s. 56)

Bölgede Osmanlı Devleti’nin tımar sistemine göre yerleştirdiği Yörükler yaşıyordu ve onlardan tarım ve hayvancılık ile uğraşmaları bekleniyordu. Bu düzenin bozulmaması için, mükellefiyet uygulaması kapsamında A ve B olmak üzere iki grup oluşturuldu. A Grubu madende çalışırken, B grubu köyde kalarak asıl vazifesini sürdürüyordu. Bu uygulama sonraları “köylü-amele modeli” olarak adlandırıldı. (Köse, 2010, s. 24 – 45)

Maden, çalışanına tehlike arz etmekteydi. Maden için ölümle neticelenecek iş kazası bir ihtimalden ziyadeydi. Maden, çok defa acıklı olaylara mekân olmuş; su baskını, grizu patlaması ve göçük gibi ölümle neticelenmesi pek muhtemel iş kazaları yaşanmış; kimi işçiye bağrında eziyet, kimi işçiye bağrında ebediyet vermişti.

Söz konusu tehditler için önlem alınmaya çalışılıyorsa da, kimi zaman bu önlemler kâfi gelmiyordu. Sebebi işçi için, takdir-i ilahi; işveren için ise işçinin dikkatsizliğiydi. Mükellefiyet romanında, jandarma çavuşu ile ocak çavuşu arasında geçen diyalog, dediğimize örnek teşkil eder:

“- Dimitri! Bunlar niye çalışmıyor!

– Cenaze vardi komitan!

– Cenaze mi!

– Köseoğli Zekük öldi! Tavan çökti!

– Tahkimatı doğru yapsalar çökmezdi!” (Köse, 2010, s. 64)

Maden işçisi için en mühim tehdit unsuru grizuydu.  Grizu, ‘’kör nefes’’ ve ‘’ateş nefes’’ gibi adlarla da anılan bir çeşit gazdır. Madende sıcaklık ve basınçta ortaya çıkan, büyük bölümü saf metan olan ve patlamaya yol açan bir gaz olduğu gibi, zehirli bir gazdır da. Söz konusu diğer tehditlere nazaran daha büyük felaketlerin tetikçisi olan grizu patlaması, “Büyük Yürüyüş” adlı romanda şöyle anlatılır:

“Tek bir el ya da kol ya da bacak, bedensiz bir ayak ya da omuz, kimin olduğu asla bilinmeyecek olan parmaklar, ayak topukları, el kadar bir kafa derisi parçası, dişleri sırıtan yarım bir baş, kaburgalar, etleri yanmış sırıtan bir insan kellesi, hepsi birden kan ve kömür tozuna bulanmış hâldeydi. Ocağın içi yanık insan eti kokuyordu.” (Köse, 2014, s. 43)

İş kazası meydana geldiğinde ilk müdahale tahlisiye ekibi tarafından yapılıyordu. Ameleden birkaçının bir araya gelmesiyle oluşturulan tahlisiye ekibi, kaza esnasında ocak içerisinde mahsur kalanlara ulaşmak ve onları sıhhiye çadırına taşımakla mesuldü. (Köse, 2010, s. 243) Mükellefiyet romanında sıhhiye çadırının yeterli donanıma sahip olmadığından bahsedilir:

“Sıhhiye çadırının önü çok kalabalıktı. Madende, henüz ikinci gün olmasına rağmen iş kazaları oldukça fazlaydı. Kömüre bulanmış insanlar bir kısmı ayakta, bir kısmı da yerde sızlanarak sıra bekliyorlardı.” (Köse, 2010, s. 66)

Maden işçilerinde verem, veba gibi birçok hastalık da görünmeye başlamıştı. Kırmızı Lacivert’te, Halaskar karakteri, verem hastası bir maden işçisidir. Mükellefiyet romanında sıtma, veba vb. hayvandan insana geçen hastalıklardan bahsedilir. Veba, havzada “insangıran” diye de anılıyordu. İnsana fareden bulaşır ki ocakta fare ile karşılaşılması pek muhtemeldi. Fare, amele için “Davy Lambs”2  vazifesi görürdü. Şöyle ki; lağıma grizu yayıldığı vakit içerideki fareler kaçışır ve çıkan hengâme de tehlike alarmı niteliği taşırdı. Reşat Enis, tüm bunları göz önünde bulundurarak şöyle yazmıştır:

“Çok defa ateş nefesi haber vererek canlarını kurtaran fareler, maden amelesi için bir velinimet kadar mukaddestir” (Enis, 2013, s. 177)

Maden ocağının ve barakaların hijyenik olmaması, temizlenmek için sıcak su bulunmaması amelenin bitlenmesine neden oluyordu. Mükellefiyet romanında sıcak mevsimde amelenin derede temizlenebildiği lakin soğuk mevsimde bu ihtiyacını giderebilmesinin mümkün olmadığı anlatılır.  (Köse, 2010, s. 82)

Dilaver Paşa Nizamnamesinin caydırıcı maddelerine rağmen3 bazı işçiler maden ocağından kaçma gayretindeydi. Maden kaçaklarının yakalanmasından jandarma sorumluydu ve jandarma halk nazarında ürkütücü bir görünüme sahipti. Mükellefiyet romanında jandarmanın teslim olana değin kaçağın ailesinden bir kadını alıkoyma, kaçak teslim olduğunda yahut yakalandığında da işkence yapma gibi yöntemlere başvurduğundan bahsedilir. Eserde, diğer işçilerin psikolojik baskı altında tutulması için işkencenin içtima esnasında yapıldığı vurgulanır.  (Köse, 2010, s. 99)

İş mükellefiyeti öyle acımasız uygulamalara mahal veriyordu ki, işçi tüm bunlardan kurtulmak için kendini sakatlamayı, hatta bir uzvu eksik yaşamayı dahi göze alabiliyordu. Zira Dilaver Paşa Nizamnamesi, iş göremezlik raporu alan amelenin köyüne geri gönderileceğini öngörmüştü. (Köse, 2010, s. 238)

Mehmet Akif Han’ın şu dizeleri, şimdi nazarımızda daha manidar olacak:

“Ölüm yakamızda

Açlık da öyle

Patron tepemizde

Dipçik de öyle”4

Peki ya, tamtamına 21 yıl süren bu dönem, muhataplarında ne gibi izler bıraktı? Metin Köse şöyle anlatır:

“Sonunda işçiler kaderlerine razı olmak zorunda kaldılar. Ancak, bu sefer de davranışlarında ilginç değişiklikler başladı. Önceleri sakin, hoşgörülü olan bu insanlar son derece huzursuz, sinirli, tahammülsüz, en küçük pıtırtıda bile tepki verir hâle geldiler. Birbirleriyle en olmaz sebeplerden dolayı kavga edip eşlerini ve çocuklarını dövmeye başladılar. Sinir sistemleri tamamen iflas etmişti. Kabusla uyanmalar, olur olmaz derin iç çekmeler, el titremeleri, garip tikler, nevrotik diş sıkmaları günlük hayatın bir parçasıydı. Bu garip davranışlardan bir anlığına bile olsa kurtulmanın tek yolu küfürdü.” (Köse, 2010, s. 238)

Edebi Eserlerden Alıntılarla İkinci Mükellefiyet Dönemi

Metin Köse, Göl Dağı romanında, iş mükellefiyeti için: “Gader bu! Zonguldak köylüsünün gaderi!” der. 1886 yılında nihayet bulan iş mükellefiyeti uygulaması, Milli Korunma Kanunu’nun ilanıyla birlikte, 54 yıl sonra yeniden uygulanmaya başlandı.

Tıpkı ilkinde olduğu gibi erkek nüfus, A ve B olmak üzere iki gruba ayrıldı ve bu kez 45 günlük periyodlarla çalıştırılmak üzere ayrı zamanlarda maden ocağına indiriliyordu. Nöbet süresinden başka, maden ocağına indirilecek amelenin yaş aralığı da değişmişti. Bu kez 16 – 50 yaş arasındaki erkekler tespit ediliyor ve iş mükellefiyetine tabi tutuluyordu. (Köse, 2012, s. 20)

Yaş aralığına dâhil kişilerin tespitinden ve jandarma idaresindeki Sevk Amirliğine tesliminden köy muhtarları sorumluydu. Muhtarlar teslim ettikleri amele başına Mükellefiyet Müdürlüğünden pirim alıyorlardı. (Köse, 2012, s. 155)

Civarda, amelenin konaklaması için “pavyon” diye de anılan barakalar inşa edildi. Bu barakalar, Ölümün Ağzı adlı romanda şöyle betimlenir:

“Barınağın pencerelerine, rüzgâr girmesin diye koca koca tahtalar çakılmış, açık kalan yerlere de bezler sıkıştırılmıştı. Ama yine de buz gibi soğuk bir rüzgâr, bulduğu küçük küçük deliklerden mermi gibi işliyor, pencere yanlarında oturanları tedirgin ediyordu. Dört bir yan, öbek öbek işçilerle doluydu. Üçü dördü bir arada yatıyor, ısınma işini kolaylaştırmış oluyorlardı böylece. Çoğu altına, saman, çuval ve birtakım kirli çabut sermişti.” (Yalçın, 2014, s. 23)

Göl Dağı romanında, üç vardiyalı bir üretim sisteminin kurulduğundan bahsedilir. Her biri 8 saat süren vardiya sistemiyle üretim gün boyunca devam ediyordu. İşçi ücreti yevmiye usulü ödeniyordu. Yanartaş’ta ücretin kimi zaman yalnızca Ekonoma’da5  geçerli alışveriş çekiyle ödendiğinden, Ölümün Ağzı’nda ise ücret ödemesi sırasında ortaya çıkan usulsüzlüklerden bahsedilir.

Bu dönemde, işçi sağlığı ve iş güvenliği sağlama hususunda bazı teknik yeniliklerden de yararlanılıyordu. Yerel radyodan yapılan anonslarla işçinin temkinli olması için telkinde bulunuluyordu. Bu anons örneklerini Göl Dağı’nda görebiliriz. Anonslar iş kazasına karşı gerekli tertibatın sağlandığı, geriye işçinin özen göstermesinin kaldığını bildiriyordu. Çünkü işçide zuhur edecek bir dalgınlık hâli yahut vurdumduymazlık da iş kazasına sebebiyet vermekteydi. Afrodit Buhurdanında Bir Kadın adlı romanda şöyle yazıyor:

“(…) Altı oyulan toprak bir anda çökebilir. On bir insanı, lahzada, dev bir silindirin altında kalmış killi kaya parçası gibi ezebilir. Amma kimin umurunda!.. Onlar, artık Azraille can ciğer dosttular.” (Enis, 2013, s. 184)

İşçi, solunum yollarıyla vücuda giren birçok meslek hastalığından mustaripti. Ayrıca işçinin temizlenememesi de birçok hastalığa sebep olmaktaydı. Göl Dağı’nda, döneme ait günlük gazete küpürlerine yer verilmiştir. Romanın alıntıladığı bir küpürde, işçinin temizlenemediğinden, bunun tabii bir neticesi olarak da hastalandığından ve sağlık kurumlarının yetersiz olmasından dem vuruluyor.

İşçi “Arap” ya da “Ocağın Arabı” diye andığı ve her ocağı gezerek, işten kaytaran işçiyi cezalandırdığına inandığı bir varlığa inanmaktaydı. Bu efsanevi varlık, işçiyi psikolojik baskı altında tutmaktaydı. Reşat Enis, Afrodit Buhurdanında Bir Kadın’da bu varlığın bir uydurmacadan ibaret olduğunu söylemektedir:

“Toprağın sekiz yüz metre derinliğinde, kızak küfesini boğazile sürükliyen, kömür yüklü dekovil arabalarına katır gibi koşulan insanların beynine “arab hayalet”i musallat eden hiç şüphesiz, kurnaz bir maden sahibi, açıkgöz bir kapitalistti. Bacaklarında zincirler ile dolaşan bu korkunç cadı, hurafelere inanan saf işçinin maneviyatında, kapitalistin bir nevi efsanevi kontrolünden başka bir şey midir? Sekiz yüz metre derine inmekten korkan patron, hurafeler yaratarak, işçinin hüsniniyetle çalışmasını garantiye bağlamış olamaz mı?” (Enis, 2013, s. 187)

Ölümün Ağzı’nda, Recep Çavuş karakteri: “Harp var deyolar, akan sular duruveriyo ossaat.” der.  Nitekim İkinci Dünya Savaşının nihayet bulmasıyla, İkinci Mükellefiyet Dönemi de 1948 yılında bitmişti. Ve artık Gönüllü Mükellefiyet Dönemi başlamıştı.

“Şehrin istihdam sorununu çözen (…) kömür madenleriydi. Her Zonguldaklının, hatta civar illerde yaşayan halkın, geçimini sağlaması için tek fırsatları, bu madenlerde çalışmaktı.” (Şahin, 2017, s. 107)

Kaynakça

Alper Şahin, Kırmızı Lacivert, 2017, Karina Yayınevi

İrfan Yalçın, Ölümün Ağzı, 2014, Kaynak Yayınları

Mehmet Seyda, Yanartaş, 2016, Evrensel Basım Yayın

Metin Köse, Mükellefiyet, 2010, Doğan Kitap

Metin Köse, Göl Dağı, 2012, Doğan Kitap

Metin Köse, Büyük Yürüyüş, 2014, Doğan Kitap

Naci Önsal, Endüstri İlişkileri Sözlüğü, 2011, Türk İş

Reşat Enis, Afrodit Buhurdanında Bir Kadın, 2013, Evrensel

Basım Yayın

Bu içeriğe emoji ile tepki ver
0 kullanıcı tepki verdi
Bunlar da ilginizi çekebilir
Benzer yazıları okuyabilirsiniz.
 
Benden İçeri Ben
  • HAZİRAN 20, 2021
  • 194 görüntülenme
 
İş Sürgünlerinde Türk Grevi
  • MAYIS 25, 2021
  • 181 görüntülenme
0 Yorum
Yorumları okuyabilir ve cevaplayabilirsiniz.

Yorum Yazın
E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlendi.