Ölüme Methiye

Ölüme Methiye

İlk nefesin ardından başlayan ve durmaksızın devam eden koşuşturmacanın, dile düştükçe sonu gelmeyen cümlenin, peşinde koştukça değerlenen sevdaların, çölde serâbın, dermansız dertlerin, hayâl-i vuslatın, ucu görünmeyen ummanda yüzdükçe tecessüm etmeyen karanın nihayeti; Karacaoğlan’ın, “var git,” Yunus Emre’nin, “ne söylerler, ne haber verirler,” dediği tufan… Öyle bir tufan ki; fakiri zenginle, açı tokla, haini kahramanla, yöneteni yönetenle, piyonu şahla aynı devrana denk getirmekle meşhur. Sınıfların mahiyetinin manasını yitirdiği mucize… Ölüm bazen çirkin, bazen güzel; kimi zaman mütebessim, kimi zaman acı ama hep âdil. Her yaratılmışın hakkıyla muamele göreceğini umduğu makam…

Dünyevî bütün meselelerin sonunu getiren ölümün bahsini asırlar boyu yazarlar, filozoflar ve şairler yaptı. Latin kökenli Romalı devlet adamı ve bilgin Marcus Tullius Cicero, “Bu yaşam aslında ölümdür, seçme şansım olsaydı bu yaşamın yasını tutardım,” diyor. Yirmi yüzyıl evvel bu sırra haiz olanlar idam edilirdi, bugün en azından delilikle velilik çizgisinde yürüdükleri farz ediliyor. Keza yaşam, sahil kenarından denize salladığımız oltanın misinasını ağzında tutan ölüm adlı balığın bize mesafesi kadar; o gelecek ve geldiği an her şey sona erecek. Hayat ertelemeye gelmez, nasihatinin altında bile mesafenin her saniye azalmasının bıraktığı endişe var. Telaşemiz de o yüzden, geç kalmak istemiyoruz; sevmeye, evlenmeye, sigortalı iş bulmaya, çocuk sahibi olmaya… [Ama otuz altı ay taksitle aldığımız evin borcunu ödemek için zamanımız olsa gerek.]

İsmet Özel, dünyaya gelmek bir saldırıya uğramaktır, diyor. Dücane Cündioğlu ise, yaşamı seçmedik, ona maruz kaldık, diye ekliyor. Her ne şekilde olursa olsun, yaşamak [berrak bir gökte çocuklar aşkına savaşmaktır | İsmet Özel, Sevgilim Hayat] her renkte ve türde çiçeğin tohum saçtığı bahçede adımlamak gibi. O bahçede ısırgan da var; sarı karanfil de, gül de… Doğuyor, emiyor, emekliyor ve yürümeye başlıyoruz; ölüm, dünya kapımızı sonsuza dek kapattığı an, [bilirsiniz; insan doğar, ölür ve sonra büyür. | Alper Canıgüz] az bile olsa yanından geçip de kokusuna kanmadığımız, acısını tatmadığımız, rengine aldanmadığımız kalmıyor. O ölüm ki, hep erken geliyor; planlamaları, sevmeleri, özlemleri, taksitleri, vize ve final haftalarını ortasından samuray kılıcı gibi kesiyor, toprağımızda filizleniyor. Gençken büyümenin, büyüyünce genç kalmanın mücadelesiyle geçen hayat çizgisi, insana ölmekle yaşamak arasında seçenek sunmuyor çünkü ayrılığın sevdaya dâhil olmasından çok intihar da yaşamaya müdahil. Nitekim başımızı vura vura döndüren musibetlere, dermansız dertlere, platonik aşklara [tahammül mülkünü yıktın, Hülâgû Han mısın kâfir? | Nedim] tahammülümüz kalmayınca başımızı göğe dönüp, neden ben, diye sormaya cesaretimiz var ama zifaf odasında, mezuniyet balosunda, ödül töreninde teşekkür ederim demek aklımızda yok. Tanrı tasavvuru bizde ancak ölümle birlikte tahayyül ediliyor; depremde, trafik kazasında, gaz kaçağında, mezarlık ziyaretlerinde ve savaşta… [Sen ne güzel şeysin ey şanlı ölüm, bizim bütün talihimiz sende gizlidir. | Hüseyin Nihâl Atsız] 1969’da asansörle apartmanın en üst katına yükselircesine aya çıkan insanlık, yarım asır sonra sonsuz hayatın düşlerini kuruyor; hedefi ıskalamış bir ok gibi ufuk çizgisine uzanmanın, nihayetsiz yürüyüşün, bitiş çizgisi silinmiş koşunun, son sayfası koparılmış kitabı okumanın… Kim böyle sefil bir senaryonun başrol oyuncusu olmayı kabul edebilir? [Yaşlanmak gerçekten büyük mucize ama ben ondan daha büyük bir mucizenin olduğunu biliyorum. O da ölmek. | Güneşin Oğlu] Ötenaziyi yasallaştırmak için sürdürülen çalışmalar her geçen gün artmaktayken ölümsüzlük ancak “insanlık bunu da başardı” demenin ötesine geçmekten başka işe yaramayacak. [2050’de dünya nüfusunun 9,7 milyar olacağı tahmin ediliyor. Hal böyle iken kimse kendi rızasıyla acısız ölmeyi tercih edenlere engel olmayacaktır. Bakınız, Malthus’un Nüfus Teorisi]

Hayat, önünde sonunda bizi kucaklayacak yok oluşun varlığını hazmetmekle daha katlanılabilir ve bilhassa ona sırtını dönmekle. [Arzu ettiğin şeyler, beklemekten vazgeçtiğin anda gerçekleşir. Bu, hayatın sen bakarken soyunamıyorum deme şeklidir. | Zindan Adası] Ölüm, bu dünyanın ezgisi ve aynı adlı şiirin kafiyesi… Her şeyin zıddıyla kaim olduğu bu “fani” dünyada muhakkak ki, yaşamak ölümün teşekkül etmesiyle anlama kavuşacaktır. Giderek yaygınlaşan psikolog, yaşam koçu, danışman ve türevi mesleklerin amacı da bu değil mi zaten; yaşamı anlamlı kılmak ve onunla aranızdaki buzları eritmek. Hemen hemen hepsi aynı sözleri tekrar ediyor; kendinizle barışın, hayata küsmeyin. Esasında düğüm tam da burada çözülüyor, yaşamla barışmak mı istiyorsunuz, o halde önce ölümle barışın!

Bu içeriğe emoji ile tepki ver
7 kullanıcı tepki verdi
Bunlar da ilginizi çekebilir
Benzer yazıları okuyabilirsiniz.
 
Sanat Tarihini Değiştiren Bir Pisuvar
  • EYLÜL 7, 2020
  • 76 görüntülenme
 
Bozkır ve İnsan
  • AĞUSTOS 22, 2020
  • 262 görüntülenme
0 Yorum
Yorumları okuyabilir ve cevaplayabilirsiniz.

Yorum Yazın
E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlendi.