L’exilé Partout Est Seul*

Denizhan Gültekin
L’exilé Partout Est Seul*

*Sürgün her yerde yalnızdır.

Bir dava basını, düşünürleri, partileri ve ülkeyi ikiye bölebilir mi? 1894 yılının Fransa’sında yaşanan hukuk skandalı ülkeyi iki kutba ayırmakla kalmaz, etkilerini günümüze kadar taşır. Bu hukuk skandalının adı Dreyfus Davasıdır. On dokuzuncu yüzyılın son çeyreğinde Fransa önce 1870’te Sedan Savaşında Almanya tarafından bozguna uğratılır, sonrasında ise 1879 yılında Panama Skandalı -Üçüncü cumhuriyet döneminde Panama Kanalının yapımı sırasında pek çok ünlü kişinin bulaştığı rüşvet olayı- patlak verir. Art arda yaşanan bu olaylar sonrasında Fransa, adeta bir şizofreni hastasına dönüşür ve düşmanı Almanya’ya sürekli bilgi sızdırıldığı kuşkusuna kapılır.

1894 yılına gelindiğinde Almanya Büyükelçiliğinde temizlikçi olan Marie Bastian’ın -aynı zamanda Fransa Savaş Bakanlığı Haber Alma Servisi görevlisi- bulduğu bir belge kamuoyunda bomba etkisi yaratır. Bayan Bastian okuma- yazma bilmez; fakat gizli belgeleri toplama gibi önemli bir görevi yerine getirmektedir. O sıralarda Alman Askerî Ataşelik görevini sürdüren Maximilian von Schwartzkoppen yalnızca ataşelik değil, Almanya adına casusluk da yapar fakat kötü bir alışkanlığı vardır: Önemli belgeleri inceledikten sonra yakmak yerine yırtıp çöp sepetine atar ve onları yakmalarını da başkalarından ister. Bayan Bastian da burada bulduğu belgeleri Fransız Haber Alma Servisine iletir. Bayan Bastian -tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte 24 veya 26 Eylül 1894 tarihinde elle yazılmış bir kâğıt bulur ve Haber Alma Servisi görevli subayı Henry’ye verir. İleride “bordro” ismiyle anılacak olan bu belge, birinin Almanlara bilgi sızdırdığı şüphesini uyandırır. Üst üste yenilgiler almış, eziklik ve sarsıntı hâlinde olan Fransa’da bu olay öfke ile karşılanır. General Boulanger’nin ortaya attığı “Bulanjist akım” Fransa’da aşırı sağ bir hareket olarak ortaya çıkar ve beraberinde Yahudi düşmanlığı getirir. Aynı zamanda Fransa basınında da Yahudilik karşıtı yapılan yayınlar zaten gergin olan ortamı daha da gerer. Bir kurban aranır. Bu kurban Yüzbaşı Alfred Dreyfus’ün ta kendisidir. Oldubittiye getirilerek Askerî Mahkemece tutuklanan ve istemediği bir oyunun başrolü yapılan Alfred Dreyfus kimdir?

Yüzbaşı, 1859 yılında Fransa’nın Almanya ve İsviçre sınırına yakın küçük kenti Mulhouse’da dünyaya gelir. Başarılı ve parlak bir subay olarak göze çarpan Dreyfus, girdiği okulları başarıyla bitirir. Sicilinde şunlar yazar: “Sağlığı yeterince iyi. Ilımlı yapıda. İyi giyimli ve genel kültürü çok geniş. Yönetici olarak çok başarılı. Çok iyi derecede Almanca bilir ve iyi bir at binicisidir. Diplomasını pekiyi derecesiyle almıştır. Sorunlarını çabuk kavrayan, sürekli çalışan ve kurmaylık hizmetlerine çabuk uyum sağlayan bir subaydır.” Ne kadar parlak bir subay olursa olsun, Dreyfus kaderinden kaçamayacaktır.

Soruşturma başlar. Önce, belgedeki yazılar ile Dreyfus’ün önceden yazmış olduğu yazılar kıyaslanır. Bilirkişi Gobert, kıyaslanan yazıların aynı kişi tarafından kaleme alınmış olma ihtimalinin bulunmadığını belirtir. Bir başka uzman -aslında yazı bilimi uzmanı değil, antropometri uzmanıdır) olan Bertillon ise yazılar arasında benzerliklerin bulunduğunu iddia eder. Bulunan benzerliklerin suçu kanıtladığını, farklılıkların ise soruşturmacıları yanıltmak için Dreyfus tarafından bilinçli olarak yapıldığını öne sürer. Olayın bir an önce kapanmasını isteyen Fransız yetkililer, iki farklı görüş bildiren uzmanlar arasında Bertillon’un çıkarımlarını esas alarak Dreyfus’ü suçlu bulmuşlardır. Neden sonra bulunan belgenin (bordro) bir kopyasının Dreyfus’e yazdırılması istenir. 15 Ekim 1894’te Dreyfus, Boisdeffre’in dairesine çağrılır. O gün davanın seyrine etki edecek önemli bir isim de oradadır. Bu isim du Paty de Clam’dan başkası değildir -du Paty de Clam 62 yaşında Birinci Dünya Savaşına katılacak ve yaralanıp ölecektir. De Clam, bir yazı yazması gerektiğini, parmağındaki yaradan dolayı yazamayacağı yalanını söyler. Durumdan hiç kuşkulanmayan Dreyfus, sakin bir edâ ile masanın başına geçer ve söylenenleri yazmaya başlar. Avını pusuda bekleyen bir avcı gibi Dreyfus’ün davranışlarını dikkatlice izleyen de Clam, rakibinin hata yapmasını bekler ama beklenen olmaz. En ufak bir telaş yoktur Dreyfus’te. Kurduğu pusu işe yaramayan de Clam âniden, “Yüzbaşı Dreyfus, neyiniz var; parmaklarınız titriyor,” der. Dreyfus aynı sakinlikle “Parmaklarım üşüyor,” yanıtını verir. Görünüşe göre du Paty de Clam istediğini elde edemez fakat bu yazı dava için ne yazık ki, belirleyici olur.

Binbaşı de Clam, yaptığı bu denemenin ardından Dreyfus’e, kendisine karşı bir soruşturma yürütüldüğünü ve ne ile suçlandığını açıklar. Hakkında yapılan suçlamaları kesin bir dille reddeder Dreyfus. Aynı zamanda yüzbaşının evi aranır ve hiçbir kanıta rastlanmaz. Soruşturmayı yürütenlerin ellerinde hiçbir maddi kanıt olmamasına rağmen suçlu bulunur ve aynı gün tutuklanır. Cherche-Midi Cezaevine götürülür, on bir gün boyunca kimseyle görüştürülmesine izin verilmez. Tek suçu Yahudi olmak olan yüzbaşı, başına gelecekleri çaresizce beklemektedir. Aynı gün, Fransız basını Dreyfus’ün adını vermeden bir Yahudi subayın vatana ihanetten gözaltına alındığını duyurur. 1 Kasım 1894 tarihinde ise La Libre Parole gazetesi Dreyfus’ün adını verir ve şu manşeti atar: Vatan haini Yahudi Yüzbaşı Dreyfus tutuklandı!

Bakanlardan bazılarına göre kanıtlar yetersiz ve çelişkilidir. Böylesi bir davaya daha temkinli yaklaşmayı salık veren bakanlar başarılı olamazlar çünkü Savaş Bakanı Mercier, basında çıkan haberlerden bıkmış ve bir an önce davanın kapanmasını ister. Askerî davayı açması için Binbaşı d’Ormescheville, Mercier tarafından görevlendirilir. D’Ormescheville’in kanıt olarak kullandığı rapor Dreyfus ile isim benzerliği olan başka birisi adına düzenlenmiştir. Davanın seyrine etki edecek stratejik hatalardan birisi de burada yapılır. Mevzubahis rapora göre kumarbaz olan Dreyfus’ün bir de metresi vardır ve borca batık durumdadır.

19 Aralık 1894’te Bir Numaralı Savaş Mahkemesinde Yüzbaşı Dreyfus hakkında dava açılır. Tüm itirazlara rağmen duruşmanın gizli yapılmasına karar verilir. Albay Maurel başkanlığında toplanan mahkemede ilk olarak Savaş Bakanı General Mercier dinlenir. Kanıtlarının kırılganlığından endişe duyan Mercier ve Boisdeffre, duruşmanın öncesinde du Paty de Clam’a gizli bir belge hazırlatırlar. De Clam, içinde Dreyfus Davası’nı da ilgilendiren gizli belgeler bulunduğunu belirterek hazırladığı yazıyı bir zarf içerisinde gizlice mahkeme başkanı Albay Maurel’e verir. Hazırlanan bu dosyanın içinde Alman Genelkurmay Başkanlığının askerî ataşe Schwartzkoppen’e yollamış olduğu telgrafa göre İtalyan Büyükelçiliğinde çalışan askerî ataşe Panizzardi tarafından Schwartkoppen’e gönderilmiş bir mektup vardır. Mektubun bir bölümünde “Ekte bu D…. alçağının bana teslim ettiği on iki plan var. Kendisine ilişkileri yeniden kurmaya niyetli olmadığımı söyledim. O ise ortada bir yanlış anlaşılma olduğundan söz ediyor, sizi inandırmak için ne gerekiyorsa yapılmasını istiyor. İstediğinizi yapınız. En kısa zamanda görüşmek dileğiyle. Alexandrine.”

Alexandrine, Panizzardi’nin ta kendisidir ve mektup Schwartkoppen’e yollanır. Karardan sonra mektupta ismi geçen kişinin Harita Dairesinde görevli olan Dubois isimli çalışan olduğu ve planların her birini on Frank’a askerî ataşelere sattığı anlaşılacaktır.

Duruşma esnasında kendini beğenmiş bir tavır takınan Binbaşı Henry, sözlerine, “Adını söylemek istemediğim yüksek düzeyde seçkin bir kişi, mart ayında Savaş Bakanlığında bir görevlinin vatana ihanet ettiğini söyledi. Yine aynı kişi haziran ayında da ikinci büroda çalışan bir subayın yaptığı ihâneti alenen belirtti,” diyerek başlar. Sözlerine son verirken parmağıyla Dreyfus’ü işaret ederek, “Ant içerim ki, suçlu işte odur!” der.

Dinlenen bütün tanıkların öne sürdükleri kanıtlar somut olmamasına rağmen yargıçlar görüşmeye çekilirler. 22 Aralık 1894 tarihli karar ile Yüzbaşı Alfred Dreyfus ömür boyu hapis cezasına çarptırılır ve rütbeleri geri alınır. Dava sona erer. Ancak bu sona eriş kamuoyuna bir gövde gösterisi şeklinde yapılır. Vatana ihanetten hüküm giyen Dreyfus, 5 Ocak 1895’te cezaevinden alınır. Yüzbaşı Lebrun-Renaud, Dreyfus’ü Savaş Okulu’nun avlusuna getirir. Dışarıda buz gibi bir hava vardır. O gün yalnızca hava değil, vicdanlar da buz kesmiştir.

Avluda yoğun bir kalabalık vardır. Avluyu, “Yahudilere ölüm! Vatan hainlerine ölüm!” sesleri kaplar. Alfred Dreyfus, bir subay disiplini içerisinde kendisinden istenenleri yapar fakat aşağılanmaktan ve şerefinin ayaklar altına alınmasından utanç duyar. Yine de hiçbir tepki göstermez. Yüzbaşının rütbesini ve nişanlarını sökmek için güçlü ve uzun boylu biri seçilir, rütbeleri sökülür ve kılıcı kırılır. Ünlü yazar Barrés, yıllar sonra o günü anlatırken, Dreyfus’ün disiplininden, berrak sesinden ve suçsuzluk çığlıklarından söz edecek; bütün bu yapılanların utanmazlık ve ikiyüzlülüğün bir örneği olduğunu dile getirecektir. Aynı gün Dreyfus eşine şu satırları yazar: Cezaevinden kaçamam. Nefes aldığım sürece tüm umudumla mücadeleyi bırakmayacağım. Üzerimize çöken bu karanlığı boğmak için savaşacağım. Siz de umutsuz olmayın, araştırmalarınızı sürdürün. Böylece Dreyfus davasının ilk bölümü kapanır.

Tarihler 21 Şubat 1895’i gösterdiğinde Alfred Dreyfus cezasını çekmesi için Şeytan Adasına sürgün edilir. Yüzbaşının sürgününden sonra kardeşi Mathieu, gerçek suçluları bulmak üzere kanıt toplamaya başlar. Mathieu’nün yardım çağrısına kulak verecek ilk kişi Bernard Lazare isimli Yahudi bir yazardır. İleride yapacaklarıyla Dreyfus Davasının yönünü değiştirecek olan Lazare, Pierre Miquel’in anlatımıyla davanın Musa’sı kesilecektir.

Bir yıl sonra, askerî ataşe Schwartzkoppen’in bürosunda bir mektup bulunur. Mektup, Esterhazy isimli bir binbaşıya yazılmış fakat postaya verilmemiştir. “Minik mavi” diye adlandırılan mektup incelendiğinde bir subayın askerî ataşeye bilgi sızdırdığı apaçık ortaya çıkar. Mektubun, “Bienfaisance Sokağı, 27, Paris” adresine yollandığı belirlenir. Bu adreste Binbaşı Esterhazy oturmaktadır. Esterhazy hakkında öğrenilen bilgiler oldukça şaşırtıcıdır: Binbaşı hiç de tekin biri değildir. Kumar oynar ve borç batağı içerisindedir. Üstelik Marguerite adında bir de metresi vardır. Evet, Dreyfus ile Esterhazy birbirine karıştırılır. Bu karışıklığı ortaya çıkaran Yarbay Picquart’tan başkası değildir. Durumun kötüye gittiğini gören General Boisdeffre, kendisine baş belası olacağını anladığı Picquart’ı Tunus’a gönderir. Başka bir subayın hainlik yaptığını öğrenmekle kalmayan Picquart, hainin kim olduğunu da bilir. Hain Esterhazy’nin ta kendisidir. Ayrıca Picquart’a göre “bordro” daki yazı Dreyfus’ün el yazısına benzer fakat yazı Esterhazy’nin el yazısının tıpatıp aynısıdır.

Köşeye sıkışan Binbaşı Henry, Esterhazy’ye bir mektup yazar: Adınız büyük bir skandala karışacak bayım. Dreyfus Davasının dayandığı belge ailesinin elindedir. Belgeyi aileye Picquart vermiştir. Dreyfus’ün ailesi bu belgeyi basına sızdırıp sizin suçlu olduğunuzu kanıtlamayı düşünmekte ve sizi bitirmek istemektedirler. Adınızın ve ailenizin şerefini kurtarmak artık size kalmıştır.

Bernard Lazare, içerisinde “bordro”nun da fotoğrafı bulunan bir kitapçık yayımlatır. Fotoğrafı görenler suçlunun Esterhazy olduğunu iddia eder. Aynı zamanda basın da bu iddiaları duyurur. Eski metresi, Esterhazy’nin tüm suçlarını basına açıklar. 2 Ocak 1898’de hükümet Esterhazy’yi yargılamak üzere harekete geçer. Yargılamanın sonucunda Esterhazy aklanır ve “Yaşasın ordu! Yaşasın Esterhazy!” sesleri arasında duruşmayı terk eder. Aklanan Binbaşı, Albay Picquart’ı suçlar. 13 Ocak 1898’de Picquart suçlu bulunur ve cezaevine konur. Albayın tutuklandığı gün, hiç şüphesiz Dreyfus Davasının yönünü değiştiren en büyük gün olarak kayıtlara geçer. Aynı gün ünlü romancı Émile Zola, davanın ayrıntılarını öğrenir ve sahneye çıkar. Yazarın deyimiyle, “Fransa’nın namusunu kurtaracak olan” açık mektubunu L’Aurore gazetesinde yayımlar: Suçluyorum!

Zola mektubuna şöyle başlar: “Sayın Félix Faure, aşağılık karalamalardan sapasağlam çıktınız, gönülleri fethettiniz. (…) Ama şu iğrenç Dreyfus olayı, adınız –başkanlığınız diyecektim – üzerinde ne kadar da korkunç bir leke! Verilen emir üzerine, Askerî Mahkeme Esterhazy isimli bir binbaşıyı aklamayı göze aldı ve böylelikle her türlü gerçeğe ve adalete son bir darbe daha vuruldu. Her şey bitti artık. Fransa’nın alnında bir leke var ve tarih böylesi bir cinayetin sizin döneminizde işlendiğini yazacak. Onlar göze aldıklarına göre ben de sözlerimi esirgemeyeceğim. Gerçekleri söyleyeceğim. Benim görevim konuşmak. Ben bu suça ortak olmak istemiyorum. Yoksa uykularım, işkencelerin en korkuncu içinde, işlemediği bir suçun cezasını çekmekte olan birinin hayaletiyle kaçacak. Ve Sayın Başkan, bu gerçeği başkaldıran namuslu bir insan olarak bütün gücümle size haykıracağım. Onurlu bir insan olduğunuza inandığım için bu gerçeği bilmediğinize inandım. Üstelik etrafına kötülük saçmaktan başka bir iş yapmayan suçluları ülkenin en yüksek yöneticisi olan size değil de, kime bildirecektim?”

İçinde yaşadığı topluma karşı sorumluluk hisseden Zola, Dreyfus Davası ile ilgili olarak eşine yazmış olduğu bir mektubunda, yaşanılan bu olayın kendisini rahatsız ettiğini ve duymazlıktan gelemeyeceğini söyler. Émile Zola’ya göre “Gerçek yürümektedir.” (La vérite en marche)

Bütün Fransa’da bu mektup konuşulur. Dönemin en etkili isimlerinden biri olan Léon Blum -daha sonra başbakanlık görevinde bulunacak- Zola’nın açık mektubunu okuduktan sonra defterine şu notları düşer: Bana tekrardan güç veren bir ilaç içmiş gibi oldum. Cesaretimi ve özgüvenimi yeniden topladım. Henüz her şey tükenmemişti. Mücadelemizi sürdürebilirdik. Evet, kazanabilirdik.

Zola, mektubunda du Paty de Clam, General Mercier, General Boisdeffre başta olmak üzere, Alfred Dreyfus’ü suçsuz yere mahkûm eden, gerçeği yalanlarıyla karanlığa boğmaya çalışan kim varsa suçlar. Kendi köşesinde roman yazmak dururken neden böylesi bir ağır yükün altına girmiştir Zola? Bu sorunun yanıtı mektubunun son satırlarındadır: Suçladığım insanları tanımıyorum. Onları hiçbir zaman görmedim. Kendilerine karşı hıncım da, kinim de yok. Benim için yalnızca topluma kötülük veren karanlık ruhlardan ibaretler. Burada yapmış olduğum, gerçeğin ve adaletin ortaya çıkması için devrimsel bir yoldan başka bir şey değildir. Tek bir tutkum var, çok acı çekmiş ve mutluluğu hak etmiş olan insanlık adına ışık tutkusu. Hiddetle karşı çıkışım ruhumun çığlığından başka bir şey değil.”

O gün, L’Aurore gazetesi yalnızca Paris’te iki yüz bin satar. Alfred Dreyfus’ün mahkûmiyeti ile bitmiş görünen dava, bu mektupla yeniden başlar ve davanın seyri temelinden değişir. Kamuoyu, bu mektupla birlikte harekete geçirilmiş ve Dreyfus Davasının sahibi artık halkın kendisi olur. Aynı zamanda Anatole France, André Gide, Marcel Proust, Hegel gibi ünlü isimler de Zola’nın mücadelesinin yanında yer alır. Émile Zola, Dreyfus Davasındaki yapılan yanlıştan dönülmesini beklerken kendini birden mahkeme önünde bulur. Türlü baskı ve yalancı tanıklıklara rağmen Zola mahkemede tarihî bir savunma yapar: Dreyfus’ün suçsuz olduğuna şerefim ve hayatım üzerine yemin ederim. Adaleti temsil ettiğine inandığım bu mahkeme önünde, bütün Fransa önünde, bütün dünya önünde yemin ederim ki, Alfred Dreyfus mâsumdur. Onca yıllık çalışmalarım ve bu çalışmalarımın bana kazandırdığı saygınlık üzerine yemin ederim ki, Dreyfus mâsumdur. Fransız edebiyatına kazandırmış olduğum eserlerim üzerine yemin ederim ki, Dreyfus mâsumdur. Eğer mâsum değilse, bütün bu saydıklarım yıkılsın, yok olsun!

28 Şubat 1898’de Émile Zola bir yıl hapis ve üç bin Frank para cezasına çarptırılır. Ünlü yazar mahkemeden çıkarken domates ve taş yağmuruna tutulur, Seine nehrine atılmak istenir. Légin d’Honneur nişanı geri alınan Zola’nın malları haczedilir ve çalışma masası otuz iki bin Frank’a satılır. Tüm bu yaşanılanlardan sonra Dreyfus Davasındaki kuşkular artar, hükümet sarsılır. Amansız mücadelenin sonucunda kazanılan aslında bir Pirus zaferidir.

Zola ümidini yitirdiği zamanda avukatına yazdığı bir mektubunda “Bilemediğim bir zamanda, gökten bir yıldırım düşmesini dilerim,” der. Beklenen yıldırım 30 Ağustos 1898’de düşer. Binbaşı Henry ülkenin çıkarlarını ve kendi şerefini korumak için sahte belgeler düzenlediğini itiraf eder. Aynı gün tutuklanan Binbaşı tutuklanarak Mont-Valérien cezaevine götürülür. Eşine, onun dışında herkesin kendini yalnız bıraktığını, yaptığı her şeyin ülkesinin çıkarları için yaptığını ve ileride herkesin bunu anlayacağını anlatan bir mektup yazar Binbaşı. Ertesi gün de ustura ile gırtlağını keserek yaşamına son verir. Sonrasında şaşırtıcı olaylar yaşanmaya başlar. Esterhazy, 7 Eylül 1898’de tutuklanmak üzereyken ortadan kaybolur, 12 Eylül’de de Clam, Genelkurmaydaki görevinden ayrılır ve Esterhazy suçunu itiraf eder.

3 Haziran 1899’da Yargıtay, Dreyfus hakkında askerî mahkemenin verdiği kararı bozar ve Dreyfus’ün yeniden yargılanmasına karar verir. Şeytan Adasına çekilen telgrafta, Yargıtay’ın kararı nedeniyle Yüzbaşıya rütbesinin geri verilmesi ve üniformasını da giyebileceği bildirilir. Alfred Dreyfus 3 Haziran’da Fransa’ya döner ve yeni duruşma 7 Ağustos’ta başlar. İki oya karşı beş oy ile Dreyfus, hafifletici sebepler göz önünde bulundurularak on yıl hapis cezasına çarptırılır ve rütbesi geri alınır.

26 Aralık 1900’e gelindiğinde talihsiz Yüzbaşı, Başbakana yazdığı mektupla davanın yenilenmesini ister. Mâsumluğunu kanıtlamaya hazır olduğunu ve şerefini muhafaza etme hakkının bulunduğunu belirtir fakat tutukluğu altı yıl daha devam edecektir. Tarihler 12 Temmuz 1906’yı gösterdiğinde Yargıtay’ın verdiği karar ile tarihin belki de en tâlihsiz subayı Alfred Dreyfus affedilir ve rütbesi Binbaşılığa yükseltilir.

1870 Sedan Savaşı’nın kaybedenleri, yaşadıkları mağlubiyetin acısını çıkarmak için kendilerine bir kurban aramışlar; Yahudi soyundan gelen bir subayı kurban olarak seçmişlerdir. “Askerî müzik ne kadar müzikse, askerî adalet de o kadar adalettir,” sözüyle Clemenceau, hukuk tarihine geçen bu davayı güzel bir şekilde özetler. Dreyfus Davasının kazanılmasında ünlü romancı Émile Zola şüphesiz büyük bir rol oynar. Bugün kullanılmakta olan “aydın” sözcüğünün karşılığı olan “intellectuel” sözcüğü Suçluyorum’un yayımlandığı zamanlarda, Dreyfus destekçilerini aşağılamak için kullanılmış, onlarsa bu sözcüğü meydan okurcasına olumlu bir terim olarak kabul etmişlerdir. Bir anlamda Zola’nın “ilk aydın” olduğu da söylenebilir. Alnındaki kara lekeyi temizleyen Fransa ise Zola’ya olan borcunu, yazarın naaşını Panthéon’a defnederek öder.

Kaynakça

Selçuk, S. (2018). Dreyfus Davası Dünyaca Unutulamayan Yargılama Yanılgısı. İstanbul: İmge Kitabevi Yayınları.

Zola, È. (2018). Suçluyorum. (Çev. Tahsin Yücel). İstanbul: Can Yayınları.

Bu içeriğe emoji ile tepki ver
1 kullanıcı tepki verdi
Bunlar da ilginizi çekebilir
Benzer yazıları okuyabilirsiniz.
 
Jüpiter’in Yedinci Sütunu: Feyruz
  • EKİM 3, 2020
  • 73 görüntülenme
 
Sanat Tarihini Değiştiren Bir Pisuvar
  • EYLÜL 7, 2020
  • 192 görüntülenme
0 Yorum
Yorumları okuyabilir ve cevaplayabilirsiniz.

Yorum Yazın
E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlendi.