Etten, Kemikten ve Kaburgadan Sınırlar

    “Ne kadar özgürsünüz?”

    Bu klişeleşmiş soru ile etkisi beş dakikadan fazla sürmeyen tezcanlı insanların “artık iyiyim be” diye düşünmelerinin hemen ardından tezgahtaki bulaşıkları yıkaması gerektiği, normal hayatını görmesine sebep olan kişisel gelişim kitapları gibi başlamak istemiyorum zira kısa süren mutluluğun acısı da ağır oluyor. Tabi bu bana göre. Eğer bu yazıyı sevdiğim ve saygı duyduğum yazarlarımızdan Harun Bora Tunç yazsaydı muhtemelen böyle düşünmezdi ve acımasızca yazardı çünkü ona göre “mutluluk diye bir şey yoktur.” Bir sürü kişiyi tek bir cümleyle eleştirmiş ve münferit zevklere saygısızlık etmiş olabilirim ama haklı oluşumu asla değiştirmediği sürece sakınca görmüyorum. Neyse bu konulara biraz daha eğilirsem boynum acır, yazımın gidişatı tamamen değişebilir ve toplum kuralları çerçevesinde eleştiri alabilirim.

    Gelelim asıl konumuza; bedenimize ve kaburgalarımıza hapsolmuş ruhumuza rağmen memnuniyetsiz insanların daima aradığı özgürlük… Bu arayışa rağmen hiç kimse özgür değil, üzgünüm ama bu kaçınılmaz bir gerçek. İnsan kendi iradesi dışında yine kendisinin müsebbip olduğu sınırlara sahip. Evet, kendini sınırlayan ve sızlanan ahmaklarız. Bu nedenle özgürlük için verilen tüm mücadeleleri kendimize karşı veriyoruz. Kendimiz için yaşıyor, çalışıyoruz ve tüm bunları yaparken kendi hayatlarımız için söylenmeye başlıyoruz. Sorun hayatı doğru bir şekilde anlamamaktan doğuyor. Anlamlandıramayan insanın coşku dolu heyecanı özgürlüktür belki de. Kendini özgür sanan veya hissedenlere kimsenin özgür olmadığını söylediğime göre öncelikle “özgürlüğü” anlamamız gerekiyor. Türk Dil Kurumuna göre özgürlük, herhangi bir kısıtlamaya, zorlamaya bağlı olmaksızın düşünme veya davranma, herhangi bir şarta bağlı olmama durumu, serbestîdir. İnsanın var olduğu herhangi bir noktada “kısıtlama” durumunun olmaması mümkün mü? Bence değil. Hepimiz inançlı insanlarız en azından ben öyleyim. İnancımız gereği kısıtlarımız var. Mamafih bazılarımızın bu kısıtları oldukça fazladır. Bizim için Tanrı reddedilemez ve karşı konulamaz bir güce sahiptir, tıpkı toplumsal ve kültürel öğeler gibi. Bugün insanlar hıdırellezi tartışabildiği kadar Tanrı’yı da tartışabilecek cürette. Türk Dil Kurumunun tanımında yer alan ikinci açıklamada “zorlamaya bağlı olmaksızın düşünme ve davranma” denmiş. Üzgünüm biraz bedbince olacak ama bunun da mümkün olmadığını söylemek zorundayım çünkü bahsettiğimiz tabular karşı konulamaz durumda bunları oluşturan da, söylenen de biz insanoğlu… Anlayacağınız toplumsal ve kültürel ögeler ruhumuz, bizlerse kaburgalar ve bedenleriz…

    Toprağın altını göremediğimiz için daima dibinde bir hazine yattığı umudunu yaşatan, yürekte, beyinde feveran eden merak duygusu, insanın ardını göremediği her şeye kavuşma arzusu… Özgürlüğün rayihasına her kavuşmada olan doyumsuzluğu… Özgürlük ve insan arasında ki ilişki budur belki de.

    “Bu doyumsuzluğun sonucunda yok edilen her özgürlük hemen her zaman söz verilen yeni özgürlükler adına yok edilir.” (Freidrick Hayek) Ardından yok edilen her şey için yas tutulur. Tam da burada saklı insanın müşkülpesent doğası. Tam da burada anlaşılabilir hâl alıyor sorunlarımız. İnsan ortaya koyar, yaşar, meşakkâti görür, doymaz ve şikâyet etmeye başlar. Oysa ki, bundan kurtulmaya çalışacağımıza yaşamaya bakmalı. Belki de işin hülâsası budur. Yaşama meşakkâtinin doyulmaz güzelliği…

    Özümüz, kendinden olanı yaratma sürecidir ve boş sayfanın barındırdığı sınırsızlık hissi kadar özgür yaratılmışızdır.

    Kalbin ulaşmak için çırpınışları yalnızca bu sayfanın sınırsızlığınadır aslında. İnsan daima kendisi için zor olana koşar, bacakları yorgunluktan hissizleşse de kalbi, arzusuna sadakâtinden titrer. Zamanında yetişememe korkusuyla ilerler. Bugüne kadar sahip olduklarına duyduğu memnuniyetsizlik üzerine sinmiş de kurtulmak istercesine düşünmeden koşar. Dün istedikleri bugün elinde. Kalbin bugün bildiklerini akıl daima yarın anlar; ardından söylenmeler başlar ve yeni arayışlar için yeni yok edişler gelir. İstediği şey ona verildiğinde her şeyi yapabilme kabiliyetine sahipken korkar insan, ne yapacağını bilemez. Maya işidir olmayanı görmek, sınırsızlığa yakışmak, doyasıya yaşamak. Her insan ona bahşedileni göremez, benimseyemez. Bazılarımız sınırları çizmeyi topluma bırakmıştır ve tabiî sınırlar içerisinde sıkışıp kalmışlığının aksine özgürüm diye debelenişlerden başka hiçbir eyleme sahip olamaz bu hayatta. Arzuladığı sınırsızlıkta kaybolur. Tıpkı bu yazıya başlarken kaybolduğum gibi. Boş sayfanın vermiş olduğu korku ve asla bitmeyeceği hissi sınırsızlığı gördüğünde ki kopuş anı. Oysa birçok konuda sadece başlamak yeterli. Yola çıkmak mutlaka bir yere ulaştırır insanı. Zor olan planlamamak, yalnızca kendinden olanı yaratmak… Bu yüzden en iyi düşündüğümüz zaman “düşünmediğimiz” zamandır aslında… İşte bu özgürlüktür. İnsan hep arar, hasret kalır aradığına. Belki de insan doyumsuzluğu gereği yalnızca özgürlük hasretine alışıktır. Yalnızca hasretin meşakkâtine doyumsuz bir hasret.

    Etiketler: , , , , , , , , , ,
    SEVDİKLERİNLE PAYLAŞ
    YORUMLAR

    Bir cevap yazın

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

    BENZER İÇERİKLER