Beşerin İhtiyacı

Beşerin İhtiyacı

İnanmak… Buyrun biraz da bundan bahsedelim. Çünkü, hepimizin tanıdığı “Bayık” bu aralar inandıkları ve yaşamak zorunda oldukları arasında sıkışıp kalmış durumda. Bayık’ın inandıklarından bahsederek devam etmek gerekiyor. Bayık, şimdilerde kendini bir hayli yalnız ve önemsiz hissediyor. Sanırım biraz anlaşılmaya ihtiyacı var. Yoksa huysuz birine dönüşüveriyor. Ben de tam olarak bunu yapıp iki bira alarak Bayık’ı dinlemeye başlıyorum. Takdir edersiniz ki bu endoğru karar; çünkü huysuz bir insanı kimse istemez. İnsan ne kadar sevse de sevgisini huysuzluk yorar. Falan falan neyse konumuz bu değil. Sevgiye, umuda, güvene, en çok da insanın insanlığına inanıyormuş Bayık.

Evet, biliyorum, bunlar herkesin inandığı şeyler. Sokaktan geçen her üç kişiden üçü kesinlikle bunlara ve bunlara göre yaşamaya inandığını söylemeye başlayacak ve ne hikmetse, diğerlerinin öyle düşünmediğinden şikâyet edecektir. Sizlerin de bildiği gibi hep “diğerlerinden” şikâyet edilir. Bunların yanında dördüncü bir kişiye sorulacak olursa ve o kişi bunlara inanmadığını söylerse (ki bu çok küçük bir ihtimal) bilin ki o, her birimizden daha çok aldanmış ve inandıklarının sillesini yemiştir bu hayatta. İşte tam da burada kafamızı kurcalayan konu, bunca insana, umuda, güvene inananlar arasında bundan şikâyet edenlerin de yine aynı kişiler olduğunu gördüğümüzde başlıyor. “İnsanların en çok inandıkları şeyler, en az anladıkları şeylerdir.” demiş Montaigne. Sanırım Bayık, bunları yeni görmeye başlıyor olacak ki kafası biraz karışık. Hep “yaşıyordum”, “yaşadım” dediği şeylerin yalnızca perde arkası olduğunu fark etti ve artık sahnenin gerçek yüzünü tanımak ve buna ayak uydurmak zorunda. İnandıkları ve yaşadıkları arasında sıkışan Bayık, sormaya başladı: “İnsanın yaşadığı her eylemde “inanma” arzusu zuhur ediyorken sâhi nedir bu inanmak?” Ve başladı derin sohbet. İnsanın kendini sorgulaya sorgulaya bitiremediği o sonuçsuz saatler…

Yaratanın hakkı için insana ve yaratılmışların hepsine inanmak… İnanılanın dışında her şeyin yanlışlığına ikna olmak ise, insana inanmak, inanılan insanın dışında söylenilen her sözü yalan kabul etmek olsa gerek. İnanmak hayatın insana bahşettiği en özel his, belki de en büyük armağan. Bu arzusunun tükenmesi koca bir boşluk ve o boşluğun içindeki girdabın rüzgârında savrulan yine o insan…

İnanmak, soyut bir kavram olduğu gibi insanın somut kalabilmesinin ardında yatar. İnsanı birbirine düşüren ve birbirinden ayıran en güçlü kaynak belki de… Etimizle, kemiğimizle, mimiklerimizle ve hislerimizle sonuna kadar aynıyken kendi yarattıklarımızla birilerinin veya bir şeylerin altında kalabalıkların ardına takılarak birbirimize balta savurmamıza sebep olan histir, inanmak. Yalnızca beraber olduklarımızın doğruluğuna inanarak diğerlerini baltalama zeminini sağlayan duygu. Sahi bizim somut oluşumuzun ardına saklanan bu inanma arzusu o kadar kötü bir şey olabilir mi? İnanmak ihtiyacı, beşerin yaratılışından geliyor. İnsan bu duygunun doğası olduğunun farkında dahi değil. Bu yüzden inançları doğrultusunda bu kadar hırçın ve fevri davranıyor.

Oysa bunca inanma arzusu içerisinde insanın yaşamaması gereken fevkalbeşer hisler var. Maalesef, tabii döngü bozuluyor, yaşanıyor yaşanmakta olanlar. Yanlış gidenlerin farkındayız ama yine de inanmaya devam ediyoruz yanlışlara. Güçlü insanlar arıyor, onları doğru kabul ediyoruz. Öyle olmak isterken bile hepimiz içten içe biliyoruz, yanlışın ne olduğunu. Yanlışların düzeltilmesinin sadece birinden aldığın güçle, sevgiyle, senin derdini dert edecek birisinin hissiyle olacağını biliyoruz hepimiz. İşte burada insana inanmak arzusu dolduruyor içimizi. Doğruluğu sorgulanılsa da… İnançlarla insanların birbirine sırt çevirmesi yerine birbirlerine tutunma arzusu… Ancak o zaman iyileştiğini ya da iyileşeceğini düşünebiliyor insan. Diğer türlü yalnız ve meyus kalıyor. Yanlışı doğrularla yanlış olmaktan çıkaracakken inançlarımızla sırtımızı dönüyoruz doğrulara. Bu evrende asla yalnız olmayan bir sürü insan, bir sürü inanma eğiliminin gölgesinde kalabalıklaşıyorken yine de birbirlerine tahammüllerini kaybediyorlar. Nâmütenâhi mavinin binlerce tonuna sahip kocaman bir gökyüzünün altındaki beşer, aynı gökyüzünden daha fazla rengin sahibi. Bir sürü umutla bezeli insan… İyisi ve kötüsüyle bir sürü inanç… Ama bütün bunların sisler arasından süzülen ışığın altında değil de yalnızca masmavi gökyüzünün huzurunda olması niye bu kadar zor? Gökyüzüyle arasına sisleri sıralayan yine o beşer değil mi? İnsanın insana inanması neden bu kadar zor? Bu duyguyu, insana sarf etmek neden zorluyor bizleri? Bunca cevabı belirsiz olan soruların ardından bir sonuca vardık Bayıkla. Yetersiz, ama tatmin edici bir sonuç.

Yalnızca koca bir mânevi güç gerekli ruha, inanmak için. Hepimizin ortak noktası olan mâneviyatla beslemek insana olan inancı ve böylelikle her şeyi kelimelerle anlatılamayacak kadar güzel kılmak… İnsanın yakınında ve derininde bir yerlerde aynı olduğunu öğretircesine inanmak arzusu… Tüm yabancılıkları gölgede bırakacak bu arzu. Tüm yabancılıklara balta savuracak. Neden bu kadar zor olsun ki? Sonuçta inanmak, beşerin mayasında var. Beşerin birbirine tahammülü ve saygısını arttırmak baltanın ele alınmasının en doğru sebebi.

Bu içeriğe emoji ile tepki ver
0 kullanıcı tepki verdi
Bunlar da ilginizi çekebilir
Benzer yazıları okuyabilirsiniz.
 
Dağıldık
  • MAYIS 11, 2020
  • 58 görüntülenme
0 Yorum
Yorumları okuyabilir ve cevaplayabilirsiniz.

Yorum Yazın
E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlendi.